Adı Soyadı:Hasan Öztürk Mesleği:Emekli Öğretmen Doğ Yeri:Yerkozlu İkameti:Atakum/Samsun Doğum yılı:1959 İletişim:
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
SİS PERDESİ ...!!!!!
Bu sabah, yine hava çok sisli ve soğuk.. Yüzümü; Herizdağına, sırtımı ise Faravgaya dönüyorum. Faravgadan esen yelle sırtımın soğuktan yandığını hissediyorum.. Aslında beni yakan 15 gün öncesinde trafik kazasında kaybettiğim 5 tane yeğenimin acısıydı..
Kendimi bir an sıcak bir sobanın kollarına atmalıydım.. Kış günleri genelde kaloriferli binaları sevmem. Sobada yanan odunun ateşiyle ortaya çıkan manzaraya hasret kalışımdan dolayı soluğu hemen bizim Halil Kuru'nun Sılacanında almıştım.. Yine
sobalarını yakmışlar etrafında çember oluşturup, sohbetle meşgullerdi..
Halil, Fehim, Mahir ve Orhan çok sevdiğim gençlerdi. Her vakit beni gördüklerinde saygılı bir şekilde davranmayı ihmal etmezlerdi.. Devamlı bilgi alışverişinde bulunurduk... Ben onlara bazan öğütler verirdim. Onlarda bana teknolojik bilgiler sunardı... Şimdiki Gençlerimiz elbette yeni teknolojik bilgiler bakımından bizden daha iyi durumdalar....
Gençlerin yanından ayrılırken, orda bulunan bir gazetede yer alan başlıklar Dünya gerçeklerini yine karşıma çıkarmış ve beni bu güzel ortamdan tamamen uzaklaştırmayı başarmıştı.. Eskiden ekonomi dersi okuttuğumdan dolayı ekonomi ile de iç içeydim.. Ülkemdeki ekonomik olaylara kayıtsız kalmamız elbette düşünülemez...
Küresel ısınma, küresel ekonomik kriz, havaların tekrar soğuması. bahşiş-rüşvet, türbanla ilgili yasa, kayıt dışı ekonomi.... vs...
2008 yılı Dünya ve Türkiye için sıkıntılı geçeceği ve belkide ilerde büyük bir Tsunami etkisi yaratacağı ekonomistlerce öngörülmektedir..
Önemli olan ; ülkeyi germeden ve taşları yerinden oynatmadan bu süreci kazasız belasız atlatabilmektir..
51 milyar dolarlık bir kayıt dışılığın var olduğu, Borsanın zikzak çizdiği, doların dalgalandığı, Amerikadaki mortgage krizi sonucu ortaya çıkan bu Tsunami öncesi sessizlik belkide önemli bir sonuç yaratmadan hafif bir hasarla atlatılabilecektir....
Tv de ana haber bülteninde bir yaşlı bayanın bahşişle ilgili söylediği şu söz herşeyi açıklıyor... " Orda çalışan memur ; garson mu ? ben ona bahşiş vereyim.." Bahşiş : hizmet alanın; hizmet verene gönlünden kopup verdiği para
Rüşvet: Hizmet görenin, hizmet alandan rızasızca aldığı paradır... diye kendimce yaptığım tanımlamalardır.. Varın doğrusunu sizler bulun....
Bu arada İŞSİZLİK SİGORTA FONUNDAN yararlanma hakkı olduğu halde, mevzuatı bilmediği için yararlanmayan binlerce işsiz kalmış insanımız mevcut.....Fonda biriken para yaklaşık 33 katrilyon, yararlandırılan meblağ ise 1.5 katrilyon.. yani bir işyerinde iş sözleşmesiyle işe başlayıp belli bir süre çalıştıktan sonra işten çıkarılan ve işsiz kalanların yararlandığı bu fona; durumu uyan işsiz kalan kardeşlerimizin mutlaka başvurması gerekir. çalışma sürelerine göre de alacakları para: Asgari ücret ve onun yarısı kadar olabilecektir...
Bunca geçim sıkıntısı ve yoksulluk içinde hayat mücadelesi vermeye çalışan insanımız varken, ülkenin gerçek gündemi işsizlik ve yoksulluk iken, ülkeyi geren ve kaosa sürükleyecek açıklama yapmaktan herkes kaçınmalıdır.. 2001 yılında yaşadığımız kriz öncesinde de böyle durumlarla karşılaşmıştık..
Kısacası ; Dünyanın bile çok kritik bir dönemde olduğu bu süreçte; Ülkemiz için en doğru olanı yapmamız ve soğukkanlı bir şekilde hareket etmemiz gerekiyor..
Bu arada, SİS dağılmış ve güneş yüzünü göstermişti. SİS PERDESİNİN dağılması ile birlikte benimde içimdeki fırtına durmuş, olumsuz düşünceleri de kafamdan atmıştım....
...
BİLİYORUM.....
YARIN HERŞEY DAHA GÜZEL OLACAK...TÜM MİLLET OLARAK BİRLİK VE BERABERLİK ÇEMBERİNDE GÜNEŞLİ GÜNLERİ YAKALAYACAĞIZ... BUNA YÜREKTEN İNANIYORUM..
Türküler, ah bu türküler; olunca ağlatan, olmayınca ağlatan bu türküler bazen dindirir bazen da koparır içimizdeki fırtınaları. Olsun be!... Bu türküler var olsun onlar yaşasın da biz alışırız onların her türlü belasına.
Yaşasın türküler, yaşasın ki bizi de yaşatsın.
Biraz sonra farklı bir muhabbet başlar bu kültür mekanında.
Sarı Fikri’nin Osman’ın “İT” muhabbeti, Mırış’ın gülüşleri…. Bu muhabbetler süsü, neşesidir bu kahvenin.
Zaman zaman, dışarıda “bira” muhabbetinden kopup gelen “BATAK” çıların olur- olmaz söz düelloları,
Akşamdan sonra Yeşilırmak’tan tuttuğu balıkları ucuz- pahalı,(tutturabildiğine) satmaya çalışan, amatör balıkçıların uğrak yerleridir kesik Musa’nın kahvesi.
Kahvenin hemen yakınında bulunan köy fırınında pişen köy ekmeğinin enfes kokusu, ara sıra açılan kapıdan giriveriyor. Damak tadını adeta burnunuzda hissediyorsunuz. Bu defasında yakın fırından yeni çıkmış cevizli iki ekmeği iki eli üstüne alarak içeri dalan birine çevrildi bütün gözler. Ekmek ten buram buram buhar çıkıyor. Kokusundaki nefaset ise cabası. Sobanın yakınına kadar uzanan elin sahibi “buyurun arkadaşlar ekmekten alın” der demez masalar “tangır mangır” herkes ekmeği havaya kaldıran ele doğru hücüm!..
Haklı zavallılar. Kim bilir günün hangi saatinde oturdular bu kahveye? Bu kasvetli havayı kim bilir kaç saatten beri ac acına teneffüs ediyorlar? Şu an gecenin tam yarısı. Fırından yeni çıkmış bu ekmeğe saldırmasınlar da ne yapsınlar?
Sanki yoksulluk çekiyorlar. Sanki harp var da tasarrufa zorlanıyorlar gibi günün erken saatlerinde oturdukları kahveden ancak kapanış saatlerinde çıkıyorlar. Onlar saldırmasınlar da kim saldırsın bu enfes ekmeğe???
Kapının bir açılmasında sekiz on yaşlarında bir çocuk giriyor içeri. Kalabalık arasından zorla yol bularak bir masaya yaklaşıyor ve zayıf, bakımsız görünümlü birinin kulağına bir
şeyler fısıldıyor. Adam, bir taraftan oyun kağıtlarıyla meşgul olurken bir taraftan da çocuğa kızıyor.
- Git ulan eşşoğlu eşek. Git hadi dersine çalış. Bir daha buraya gelirsen gebertirim seni.
Çocuk, mahcup bir eda ve korkak tavırlarla hiçbir şey söylemeden burnunu sıka sıka ayrılıyor oradan. Sigara dumanı rahatsız etmiş olmalı.
Son Güncelleme ( Pazartesi, 11 Şubat 2008 )
Kesik Musa'nın Kahvesi -5-
Bu yazıyı gönderen: Ömer CELEP
Salı, 05 Şubat 2008
Ömer Celep
ÇAYDİBİ’İNDE BİR MEKAN
KESİK MUSA’NIN KAHVESİ -5-
Ama bir kısmı öyle içten söylüyor ki, kendisini adeta Kadirli’nin yerine koyuyor. Kadirli’nin, çaresizliğine rağmen duyduğu tertemiz sevdaya ilgi göstermesi için ikna için adeta yalvarıyor.
Bu emsalsiz nağmeleri söylerken hep bir ağızdan, dökülür ter temiz duygular dillerden nağmelerden…Herkes kendince efkarlanır, ağlanır, ben ise bunların bu içten söyleyişlerine hayran hayran bakar ve dalar giderim bilmediğim dünyanın acı gerçeklerine.
Sigara dumanından gözlerin bile görmede zorlandığı bu kirli ortamdaki tertemiz duygular herkesi bir yerlere taşıyor. Masaların altına “zulalanmış” biralardan kimseye çaktırmadan yudumlayan alemcilerin söyleyişleri daha da farklı. İçip coşuyorlar ve coşup içiyorlar. Sigara kokusunun sindiği duvarların nikotin sarısı insanın göz zevkini kör ediyor adeta. Kahvenin önüne diktikleri “İKİ” lakaplı Seyfettin ara sıra içeri dalarak “Jandarma!”diye bir nara patlatıyor herkes telaşlanıyor ve içerde kargaşa doğuruyor. Sonra kandırıldıklarını gören kahve sakinleri bin hakaretle, yaka paça dışarı atıyorlar İki’yi ve yeniden dalıyorlar kendi dünyalarına.
Kafayı fazlaca bulanlardan birisi ara sıra muhabbeti bölmek istese de ona kimse itibar etmiyor, içen içmeyen herkes farklı şeyler söyleseler de aynı duyguları yaşıyorlar belli…
Hele bazen yanık sesli birinin elini kulağına atıp, gözlerini yumarak söylediği Niksar- Reşadiye yöresine ait “FADİK” türküsü herkesi coşturuyor. Masa üstünde çaylar, masa altında biralar bir birini kovalıyor.
Derken beni de bir hüzün sarıveriyor bir anda. Kirli duvara monta edilmiş eski bir radyodan çıkan;
“Yüce dağ başına dumanlar enmiş,
Yine mi gurbetten kara haber var?
Seher vakti bu yerlerde kimler ağlamış?
Çemenzar üstünde göz yaşları var.”
“Gönlümüz gamlanır böyle günlerde,
Önüme çektiler bir siyah perde,
Ben senin yüzünden tutuldum derde,
Yine mi gurbetten kara haber var?”
Sözlerinin mahzun nameleri beni de, ara sıra uğradığım, coşup çağladığım kimi zaman da ağlamayınca kurtulamadığım dünyaya taşıyor. İşte koptu yine bir
fırtına, içimdeki fırtına. Depreşti yaralarım. Ben, bu yaralar yüzünden işte böyle kimi zaman saçmalarım.
Devam edecek....
Son Güncelleme ( Salı, 05 Şubat 2008 )
Hasreti Bilirmisin Sen
Bu yazıyı gönderen: admin
Pazartesi, 04 Şubat 2008
Çıktın mı Höğelen Kayaya, Göz Yaylasına Çekti mi ciğerlerin mis gibi havayı? Kurtinine vardın mı, Buz gibi su içip yaslandın mı çayıra hiç?
Emmioğlunla birlikte çiğdem söktün mü pahlalık tan? Gabanaruz da buldun mu ? Çam sakızı çiğnedin mi, gozak getirdin mi sırtında, Donzumanın dereden hiç?
Perçemi olsun diye, Deden alnını yalattı mı balağa ? Tömek ten mal boku attın mı, Tekesakalı boyadı mı ağzının kenarlarını? Taşa tükürerek kına yaktın mı eline hiç?
Gaysı çiğidinden, gozak tan enek oynadın mı? Polis kaçak ya da cinbitti... Dikmegayası da mı bilmiyon!.. Çember çevirdin mi, teker yuvarladın mı bayırdan hiç?
Düğün odununa gittin mi Uzuntarlaya? Bayramlık pantolonunu çalıya takıp yırttın mı hiç? Dönderme kaptın mı düğünlerde?
Gaz göz mehmet ' in çayını içtin mi, Voz voz Osman ' dan kaval dinledin mi ? Hacı Bekirin katırı nı bilirmisin sen hiç?
Yalınayak Nevzat Abi nin, Rafet Öztürk' ün arkasında Sırık , keklik oyunu oynadın mı sen?
Agubat dayıdan çapile ayakkabı aldı mı baban sana? Fezünün Durmuş dayıdan kırık çerez, Sami efendi dayıyı , Saadet dayıyı bilirmisin? Eylaaannn beylaaannn.... diye ilan duydun mu hiç?
Kasap Alukçu emmiyi hatırlar mısın, ''Akşam olduuu, ne yiyeceksiniz eyyy?'' derken Latifa dayının kahvesini, Yeter ' in Mıstığı bilirmisin? Çakır Ali dayıdan savaş anısı dinledin mi hiç?
Piske ışığında ders çalıştın mı , Bilir misin ...Fehmi , Veyis ve Seyit hocayı sen?...
Su bekledinmi yukarısal da? Karsavul korusundan çötelik kestin mi ? Ya da Ayalarda kök söktün mü hiç?
Anan höllük elerken bekledin mi Tatarın yamanın altında ağlayarak... Pekmezle ekmek kavurması, Zoval , erik çorbası yedin mi hiç?
Mısır ekmeği doğradı mı, anan yoğurduna?... Tekke de loğ yuvarladı mı sırtında? Çayırdan kağnıyla soğan çektin mi? Halbur la dorali kuşu tuttun mu hiç?
Döğene oturttu mu deden, Eline saman alıp koştun mu öküz arkasında? Dene ye karışınca öküz boku , Dirgen sopası yedin mi amcandan hiç?
Petnü de bekledin mi, inek buzalarken, Avuz yedin mi hiç?
Çelik, çomak oynadın mı, Meddene füüüü.. diye bağırdın mı? Tekke de ayşare yedin mi, Kan kırmızı oldumu işliğin hiç?
Endirek yaprağını bilirmisin, Davun ağacını, dut dan borazan yaptın mı? Kabak tan araba, Koçanını iyi çaktın mı kabağa mısırın?
Düğünler de mermi kovanı topladın mı? Araskesme oynadın mı hiç, Ya da duvar diplerinde artist...
Derebağda , çivekliğin derede de incir çaldın mı? Mezarlık ta top oynadın mı? Korucu Kemal Keskin kovalamadı mı seni hiç?
Deli Mehmetlerin Samettin amcayı bilirmisin, Kemerinde sekiz keklik iki tavşan avdan gelirken... Uzunluların Abdullah dayıdan sürek avı dinledin mi hiç?
Goca dayının süper traktörüne bindin mi? Saffet dayının ''Dali Dali'' yi bilirmisin sen?
Sepet salladın mı ramazan onbeş te. Şeker topladın mı, Bayramlar da saf tuttun mu cami de? Külek Hasan dayının ezan okumasını bilirmisin?
Bu sözler; aldığım bilgilere göre “DİVDİV” diye biri ile “KADİRLİ” diye birinin aralarında geçen tertemiz duygunun nameleri. Ürüm: Küçükbaş hayvanların otlaktan geldikten sonra tekrar kısa süreli otlama amaçlı yenden otlağa dönmesine denir. Kadirli anlaşılan keçi çobanı olmalı. Keçileri ürüm için götürmüş ve erken dönüyor olmalı ki, bu dönüşte, çok güzel olan DİVDİV’i görür. İçindeki yangını bu sözlerle ifade etmiş olmalı. Bu sevgi sanırım karşılıksız bir sevgidir. Buna yeni dilde platonik aşk deniyor.
Kadirli; umutsuz bir sevgiyi umuda bağlamayı düşlemiş olmalı. “Ben keçiyi ürüm için götürdüm, ama senden selam geldiği için ürümden erken getiriyorum. Çünkü senin selamın geldiği için ben yerlerimde duramıyorum” diyerek bir bakıma hem kendi rahatsızlığını dile getiriyor bir taraftan da kendisine beklediği ilgiyi göstermeyen “DİVDİV”i “keçilerin aç kalmasının sebebi sen oldun bu nedenle bu hayvanların vebali de sana aittir” şeklinde üstü kapalı tehdit etmektedir.
İkinci dörtlükte ise aşktan daha çok cinsellik öne çıkmaktadır. Bu ise belki yine üstü kapalı bir küfürdür. Divdiv’in kendisine yüz vermeyişine karşı duyulan kinin küfürlü tepkisidir belki.
Üçüncü dörtlükte ise;
Belli ki, DİVDİV Kadirli’yi istemiyor. Bu isteksizliğini de hakaretle belli ediyor. Hatta kendisine varmayışının kendince gerekçesini de gösteriyor. Öyle ya, Kadirli’nin kafası kel. Hem de bulaşıcı kellerden. Anlaşılan Divdiv Kadirli’yi kendisinin dengi görmüyor.
Bu türküyü söyleyenlerden bir kısmı belki de türkünün hikayesini bilmediği halde sözler arsında geçen samimi ve tanıdık kelimelerden dolayı içten söylüyorlar.
Ama bir kısmı öyle içten söylüyor ki, kendisini adeta Kadirli’nin yerine koyuyor. Kadirli’nin, çaresizliğine rağmen duyduğu tertemiz sevdaya ilgi göstermesi için ikna için adeta yalvarıyor.
Bu emsalsiz nağmeleri söylerken hep bir ağızdan, dökülür ter temiz duygular dillerden nağmelerden…Herkes kendince efkarlanır, ağlanır, ben ise bunların bu içten söyleyişlerine hayran hayran bakar ve dalar giderim bilmediğim dünyanın acı gerçeklerine.