Çıktın mı Höğelen Kayaya, Göz Yaylasına Çekti mi ciğerlerin mis gibi havayı? Kurtinine vardın mı, Buz gibi su içip yaslandın mı çayıra hiç?
Emmioğlunla birlikte çiğdem söktün mü pahlalık tan? Gabanaruz da buldun mu ? Çam sakızı çiğnedin mi, gozak getirdin mi sırtında, Donzumanın dereden hiç?
Perçemi olsun diye, Deden alnını yalattı mı balağa ? Tömek ten mal boku attın mı, Tekesakalı boyadı mı ağzının kenarlarını? Taşa tükürerek kına yaktın mı eline hiç?
Gaysı çiğidinden, gozak tan enek oynadın mı? Polis kaçak ya da cinbitti... Dikmegayası da mı bilmiyon!.. Çember çevirdin mi, teker yuvarladın mı bayırdan hiç?
Düğün odununa gittin mi Uzuntarlaya? Bayramlık pantolonunu çalıya takıp yırttın mı hiç? Dönderme kaptın mı düğünlerde?
Gaz göz mehmet ' in çayını içtin mi, Voz voz Osman ' dan kaval dinledin mi ? Hacı Bekirin katırı nı bilirmisin sen hiç?
Yalınayak Nevzat Abi nin, Rafet Öztürk' ün arkasında Sırık , keklik oyunu oynadın mı sen?
Agubat dayıdan çapile ayakkabı aldı mı baban sana? Fezünün Durmuş dayıdan kırık çerez, Sami efendi dayıyı , Saadet dayıyı bilirmisin? Eylaaannn beylaaannn.... diye ilan duydun mu hiç?
Kasap Alukçu emmiyi hatırlar mısın, ''Akşam olduuu, ne yiyeceksiniz eyyy?'' derken Latifa dayının kahvesini, Yeter ' in Mıstığı bilirmisin? Çakır Ali dayıdan savaş anısı dinledin mi hiç?
Piske ışığında ders çalıştın mı , Bilir misin ...Fehmi , Veyis ve Seyit hocayı sen?...
Su bekledinmi yukarısal da? Karsavul korusundan çötelik kestin mi ? Ya da Ayalarda kök söktün mü hiç?
Anan höllük elerken bekledin mi Tatarın yamanın altında ağlayarak... Pekmezle ekmek kavurması, Zoval , erik çorbası yedin mi hiç?
Mısır ekmeği doğradı mı, anan yoğurduna?... Tekke de loğ yuvarladı mı sırtında? Çayırdan kağnıyla soğan çektin mi? Halbur la dorali kuşu tuttun mu hiç?
Döğene oturttu mu deden, Eline saman alıp koştun mu öküz arkasında? Dene ye karışınca öküz boku , Dirgen sopası yedin mi amcandan hiç?
Petnü de bekledin mi, inek buzalarken, Avuz yedin mi hiç?
Çelik, çomak oynadın mı, Meddene füüüü.. diye bağırdın mı? Tekke de ayşare yedin mi, Kan kırmızı oldumu işliğin hiç?
Endirek yaprağını bilirmisin, Davun ağacını, dut dan borazan yaptın mı? Kabak tan araba, Koçanını iyi çaktın mı kabağa mısırın?
Düğünler de mermi kovanı topladın mı? Araskesme oynadın mı hiç, Ya da duvar diplerinde artist...
Derebağda , çivekliğin derede de incir çaldın mı? Mezarlık ta top oynadın mı? Korucu Kemal Keskin kovalamadı mı seni hiç?
Deli Mehmetlerin Samettin amcayı bilirmisin, Kemerinde sekiz keklik iki tavşan avdan gelirken... Uzunluların Abdullah dayıdan sürek avı dinledin mi hiç?
Goca dayının süper traktörüne bindin mi? Saffet dayının ''Dali Dali'' yi bilirmisin sen?
Sepet salladın mı ramazan onbeş te. Şeker topladın mı, Bayramlar da saf tuttun mu cami de? Külek Hasan dayının ezan okumasını bilirmisin?
Bu sözler; aldığım bilgilere göre “DİVDİV” diye biri ile “KADİRLİ” diye birinin aralarında geçen tertemiz duygunun nameleri. Ürüm: Küçükbaş hayvanların otlaktan geldikten sonra tekrar kısa süreli otlama amaçlı yenden otlağa dönmesine denir. Kadirli anlaşılan keçi çobanı olmalı. Keçileri ürüm için götürmüş ve erken dönüyor olmalı ki, bu dönüşte, çok güzel olan DİVDİV’i görür. İçindeki yangını bu sözlerle ifade etmiş olmalı. Bu sevgi sanırım karşılıksız bir sevgidir. Buna yeni dilde platonik aşk deniyor.
Kadirli; umutsuz bir sevgiyi umuda bağlamayı düşlemiş olmalı. “Ben keçiyi ürüm için götürdüm, ama senden selam geldiği için ürümden erken getiriyorum. Çünkü senin selamın geldiği için ben yerlerimde duramıyorum” diyerek bir bakıma hem kendi rahatsızlığını dile getiriyor bir taraftan da kendisine beklediği ilgiyi göstermeyen “DİVDİV”i “keçilerin aç kalmasının sebebi sen oldun bu nedenle bu hayvanların vebali de sana aittir” şeklinde üstü kapalı tehdit etmektedir.
İkinci dörtlükte ise aşktan daha çok cinsellik öne çıkmaktadır. Bu ise belki yine üstü kapalı bir küfürdür. Divdiv’in kendisine yüz vermeyişine karşı duyulan kinin küfürlü tepkisidir belki.
Üçüncü dörtlükte ise;
Belli ki, DİVDİV Kadirli’yi istemiyor. Bu isteksizliğini de hakaretle belli ediyor. Hatta kendisine varmayışının kendince gerekçesini de gösteriyor. Öyle ya, Kadirli’nin kafası kel. Hem de bulaşıcı kellerden. Anlaşılan Divdiv Kadirli’yi kendisinin dengi görmüyor.
Bu türküyü söyleyenlerden bir kısmı belki de türkünün hikayesini bilmediği halde sözler arsında geçen samimi ve tanıdık kelimelerden dolayı içten söylüyorlar.
Ama bir kısmı öyle içten söylüyor ki, kendisini adeta Kadirli’nin yerine koyuyor. Kadirli’nin, çaresizliğine rağmen duyduğu tertemiz sevdaya ilgi göstermesi için ikna için adeta yalvarıyor.
Bu emsalsiz nağmeleri söylerken hep bir ağızdan, dökülür ter temiz duygular dillerden nağmelerden…Herkes kendince efkarlanır, ağlanır, ben ise bunların bu içten söyleyişlerine hayran hayran bakar ve dalar giderim bilmediğim dünyanın acı gerçeklerine.
Son Güncelleme ( Cuma, 01 Şubat 2008 )
Baharı Özlemek
Bu yazıyı gönderen: admin
Cumartesi, 26 Ocak 2008
Baharı Özlemek
Bedenler güneşe hasret, gölgelerden nasılda kaçıyoruz. Kalın giysilerimizin verdiği yorgunluk bıktırdı artık. Bir an önce askıdaki yerini almalı kahverengi, gri ve siyah paltolarımız. Eskiler ‘’Papak ‘’ derdi adına, şimdikiler ‘’Bere’’ diyor,’’Poşu’’ nun adı da ‘’Kaşkol’’ oldu ya, hepsinin yeri dolaplarda bomboş durmakta. Ala gölgeler bile kıskanmakta güneşin sıcaklığını öğle vakitlerinde. Tam o anlarda duvar diplerine yaslanmış, cigarasının külü dudaklarına değmek üzere olan ihtiyarlar bile tek gözü yumuk bakmakta o güzelim parıltıya. Kim bilir neler hayal etmekteler… Belki de birkaç hafta sonrası için kendilerine birer ‘’Sivriç’’ yapıp çiğdem sökmeye gitmek düşüyordur akıllarına. Ya da yüksekçe bir kaya arkasında erimemiş kar aramak istiyorlardır, heyecanla. Bulabildiklerinde; sıkıca sıkıp ellerinin üşümesini, sonrada ellerini birbirine sürtüp nefesleriyle ısıtmak isteyeceklerdir kimbilir… Birbirlerine şakalar yapmak isteyecekler, gülecekler doyasıya kimbilir… Elleri su toplayacak belki de çiğdem sökmeye zorlamadan… Bir tanesini kulağının üzerine takıp salınarak gelmek isteyecekler mahalleye, biraz da kıskandırmak isteyecekler akranlarını kimbilir… Belki de badem çiçeklerinin açmasını bekleyecekler, çağla yemek isteyecek canları…
Arıların uçuştuğunu, karıncaların ve tüm börtü böceklerin yaşama tutunma çabalarına tanık olmak isteyecekler son demlerinde olduklarına aldırmadan yaşantılarının… Ne büyük mutluluk bu Allah’ım… Cigaralarının ateşi değdiğinde dudaklarına uyanacaklar bu bitmesini istemedikleri rüyadan… Ve gerçek, biraz daha artıracak yüzlerindeki kırışıklıkları… Ama, yeni adı ‘’Kasket’’ olan , sekiz köşe şapkalarını elleriyle yere fırlatacaklar kimbilir…
Lanet okuyup yaşlılığa… Haykıracaklar her şeye rağmen… ’’Özlemişiz be …Baharı…’’diye….
Vedat ESER
Son Güncelleme ( Pazar, 27 Ocak 2008 )
Anadoludan Geldim
Bu yazıyı gönderen: Hasan Öztürk
Perşembe, 24 Ocak 2008
Adı Soyadı:Hasan Öztürk Mesleği:Emekli Öğretmen Doğ Yeri:Yerkozlu İkameti:Atakum/Samsun Doğum yılı:1959 İletişim:
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır
Tortum, Manavgata nazire yapar Sarıkamışta nice yiğitler yatar. Garip Hasan'ım Erciyes'te ne arar? Sanki, bilir gibi birde kayak yapar.
Ürgüp, Göreme, Peribacaları... Bir başka olur Nevşehir geceleri.. Antep'in, Urfa'mın güzellikleri Unutulmaz hiç tarihteki yiğitlikleri
Yurdumun her yanını dolaşırım sandım. Olmadı, dostlar bu kezde yanıldım...... İnanınki, çok gezdim, çok da yoruldum. Anadolu ateşiyle de yandım, kor oldum..
HASAN ÖZTÜRK...........
Son Güncelleme ( Cuma, 25 Ocak 2008 )
Kesik Musanın Kahvesi -3-
Bu yazıyı gönderen: admin
Çarşamba, 23 Ocak 2008
Ömer Celep
ÇAYDİBİ’İNDE BİR MEKAN
KESİK MUSA’NIN KAHVESİ -3-
Kesik Musa’nın kahvesine giderken hiç “eli boş” gitmem. Kahvenin kapısı açılınca bütün gözler kapıda ve hele de kapıdan giren “ben” olunca, bende. Sanırım herkes aynı şeyi düşünüyor. “Acaba hoca kimin masasına oturacak?” Ben, doğaldır ki herkesi tanımama rağmen, her zaman muhabbet ettiğim arkadaşlarımın masasına oturuyorum.
Kahvedekilerin olduğu gibi masadakilerin de gözü gözümden ve yüzümden daha çok elimde. Herkes merak ediyor. Elimde ne var. Hatta Kara Burçak elimdekine olan merakından dolayı oyun oynamayı bile şaşırıyor. Bütün bir oyunu bir turu biter bitmez Kara Burçak;
-Hocam açıver şu elindeki paketi Allah aşkına bir görelim de rahat edeyim.
Kara İbrahim bütün kızgınlığı ile;
-Hocam açma paketi, meraktan çatlasın şu deyyus.
Oyun bir süre duruyor ve ben paketi açıyorum. Sarıp sarmaladığım mandalinaları masanın üzerine seriyorum ve masanın oyuncusu, seyircisi kim varsa hep birden hücum ediyorlar. Beş mandalinaya on beş kişi hücum eder de kargaşa çıkmaz mı? Kapanlar sevinirken kapamayanların tarizi?...
Yan masada bulunduğu halde mandalinadan kapamayan, belki iki metre boyunda seksen santime varan eninde, kalın ve uzun burunlu, gülle sesli, yan şapkalı ve “GÜRCÜ” lakaplı biri, stem dolu bir ifadeyle;
- Hoca, Hoca! Bunların hiç biri tanımadan önce ben tanırdım seni. Sen şimdi tuttun, ben var iken mandalinaları şurada bulunan dört tane çıplağa verdin.
Çöz çözebilir isen bu muammayı, hadi çöz…
Gürcü’yü mü, Kara İbrahim’i mi, Emeksiz’i mi?
Çözdüm, çözdüm…
Bunların bu insanların hepsi aç gözlü değil, buldukları her şeyde espri arayan, buldukları ve gördüklerinde yemese dahi vitamin bulan, hayatı ve mutluluğu bulduğu bu vitaminde gören, gani gönüllü insanlar.
Biraz sonra televizyonun radyo kanallarından birinde yöre türkülerini çağrıştıran bir türkü çalınıyor. Herkes mırıldanarak eşlik ediyor bu yanık havaya. Daha sonra bu türkü çağrıştırmış olacak ki, köyde hikayesini ancak belli bir kuşağın bildiği;
“Keçi gelir ürümden,
Selam gelmiş yarimden, O selamın geldikçe, Duramıyom yerimde.
Keçi çalar çanını, Kırdı mercan bağını, Öpücükten fayda yok, Çöz uçkurun bağını. Petekte darı mıyım? Geceler yarı mıyım? Sıracalı başlı Keloğlan, Ben sana varı mıyım?” Bu türküyü söylemeye başlıyorlar.