Bir Mitingin Ardından Yazdır E-posta
Bu yazıyı gönderen: Ömer CELEP   
Cuma, 28 Aralık 2007

BİR MİTİNGİN ARDINDAN

Ömer CELEP

 

            “Teröre lanet” mitinglerinin çığ gibi büyüyüp, seller gibi aktığı 2007 Eylül Ekim aylarında; doğup büyüdüğüm, görev yaptığım küçük bir Anadolu ilçesi olan Taşova’da da yerini almıştı. Mitingin planlanmasından bir gün öncesinden ilçede bir canlılık başlamıştı. Gençler ve yaşları ilerlemiş olsa bile enerjik yapılı duyarlı insanlar ellerinde bayraklarla gün batımı sırasında evlerine veya işyerlerine gider gibi telaşlıydılar. Önceleri yaklaşan Cumhuriyet Bayramının bir heyecanı olarak algılamıştım. Yanımdan geçen iki genci durdurarak sordum;

 -  Delikanlı bu bayraklar neyin nesi?

Heyecanlı genç beni tanıyor olmalı ki;

- Yarın miting var hocam, isterseniz bu bayrağı siz alın, siz de katılın.

Gençlerin bu heyecanı beni oldukça duygulandırdı. Hafif bir duraklayıp, zihnimi geçlerin bulunduğu yaşlara indirdim. Ankara sokaklarında, İstanbul caddelerinde, Tokat, Amasya, Sivas, Konya, Kayseri Erzurum sokaklarında slogan attığım, bazen polisle kavgalı hale geldiğim, esip gürlediğim yılları hatırladım. Bazen kaçtığım bazen kovaladığım o manasız yıllarda şöyle bir gezinti yaptım. Anlamsız kavgaların hesapsız- kitapsız sonuçlarını düşündüm… Buğulanan gözlerime karşın gırtlağımda düğümlenen duyguyu yudumlayıp yürüdüm oradan. Gençlere gıptayla baktım.

Bu gençler kim bilir belki bizim karşımızda yer olan öbür ucun mensuplarıydı. Belki de benim yer aldığım ucun bir üyesiydi ama her ikisi de aynı bayrağın etrafındaydı. Ne yazık ki ben Taşova’da aynı bölge halkının evlatlarından bir gurubunu bayrağın yanında, bir grubunu da karşısında çatışırken görmüş talihsizlerden biriyim.

Evet ben o kuşağı talihsiz görüyorum. Çünkü kavga eden, miting düzenleyen herkes ya da her grup kendisini bu ülkenin gerçek sahibi görüyor ver her grup kendi dışında kalanları ya “vatan haini” ya da devlet düşmanı veya kafir ilan ediyordu.

Bununla da yetinmiyor, kendi fikrinde olmayanları dövmeyi ve hatta öldürmeyi “vatanseverlik” ölçüsü kabul ediyordu. Öldüren “kahraman” ölen ise “şehit” kabul ediliyordu.

Ertesi gün Perşembeydi. Pazar kuruluyordu ilçeye. Bu nedenle beldelerden köylerden gelenlerle zaten dolan ilçe, miting heyecanıyla daha da canlanmıştı. Mehter takımının marşlar eşliğindeki yürüyüşü ayrı bir coşku ve tatlı bir heyecan veriyordu. Öğrencilik yıllarımda

okulumuzda kurulan mehter takımında Mehterbaşı olarak yer almış olmam, mehter takımının gösterileri sırasında beni tir tir titretiyordu. Yanımda bulunanlar benim titrememe bir anlam veremiyor, şaşkın bakışlarla “hasta mısın” demeden sadece izliyorlardı.

Kalabalık her dakika büyüyordu. Gençler öğrenciler, yaşlılar, kadınlar, bedensel ve zihinsel engelliler herkes herkes ellerinde bayraklar ve pankartlarla yürüyor, yürüyordu. Sloganlar atılıyor ama slogan atanların belli ki tecrübeleri yoktu. Yani “kadrolu gösterici”    değildi bunlar. İnanmıştı. Bağırmaları içtendi ve vatan millet bölünmesine karşı içten gelen bir isyandı. “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diyorlardı.

            Heyecan yumağının doruklandığı bir anda mitingi düzenleyenlerden, Ömer Alpat ve Birol Almış bana doğru yaklaştılar ve

 -    Hocam bu mitingde sizin de bir konuşma yapmanızı rica ediyoruz mümkün mü?

Ben bir anda kendi kendime; içimi boşaltmak için bundan daha iyi fırsat olamayacağını düşünerek teklifi kabul ettim ve bana bu teklifi getirenlere.

 -   Özel olarak söylenmesini istediğiniz bir konu var mı diye sordum.

 “Hayır” dediler ve hemen sunucuya giderek beni de anons etmesini söylediler. Anons edildim ve kamyonet kasasından hazırlanmış bir kürsüye çıkardılar. Teklifin bana gelmesiyle kürsüye çıkarılmam arasında fazla bir zaman geçmemişti. Oracıkta bir şeyler tasarladım ve kürsüye çıktım. Çevrede beni hep güzel şiir okumam yönümle tanırlar. Kalabalık yine böyle beklenti içindeydi. Mikrofonu elime aldığımda, benden önce konuşan hatip konuşmasını biraz uzatmış ve halka biraz bıkkınlık gelmiş hatta küçük çapta da olsa “homurdanmalar” başlamıştı. Ancak o konuşmacıdan sonra kürsüye getirilen sekiz yaşlarında bir kız çocuğunun İstiklal Marşımızı şiir tarzında okuması milletin sönmeye yüz tutmuş heyecanını az da olsa yeşertmişti.

            Halkın beklentisi aksine ben şiir okumak yerine heyecan veren kısa bir konuşma yapmayı ve küçük bir şiir bölümüyle bitirmeyi planladım.

            Evet öyle yaptım. Çünkü çok iyi biliyorum bu tür mitinglerde uzun konuşmalar halkı hem bıktırır ve hem de heyecanı söndürür.

Üç dört dakikalık konuşmanın sonunda Üstat Necip Fazıl’ın “Zindandan Mehmet’e Mektup” şiirinin son bölümü olan;

            Mehmet’im sevinin başlar yüksekte,

            Ölsek de sevinin eve dönsek de,

            Sanma bu tekerlek kalır tümsekte,

                 

                        Yarın elbet bizim elbet bizimdir,

                        Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir.

            Dizesiyle bitirdim.

            Olumlu yönde çok tepkiler aldım. O kısa konuşma sırasında ağlayan kürsüden indiğimde boynuma sarılıp ağlayanlar beni de duygulandırıyordu.

            Bu miting günlerce konuşuldu. Çok sayıda telefon ve kutlama e-mail ileri aldım.

            En anlamlısı ise Eski öğrencilerimden Yalçın Özcan’dan aldığım e-mail di.

            Kimdir bu Yalçın Özcan?

            Yalçın Taşova Lisesinden mezun ettiğimiz bir öğretmen meslektaşımız. Branşı Fransızca. Şu anda geçici görevle Fransa’da bulunuyor. Yalçın öğrenciliğinden sonra da diyalogumuzun devam ettiği ender öğrencilerimizden biri. Onunla diyalogumuz, belki, gerek öğrencilik ve gerekse öğretmenliği yıllarını hep Taşova’da geçiriyor olmasından kaynaklanıyordu. Ama sebep ve şartlar ne olursa olsun ben onu hem öğrencilik ve hem de öğretmenlik yıllarında da sevdim. Çok konuşan ama bizim “geveze” diye tabir ettiğimiz cinsten değil, ya öğrenmek ya da öğretmek kaynaklı konuşan ve oldukça da sevecenlik göstergesi ağır basan bir çocuktur Yalçın. O’nun en sevdiğim yanlarından biri de öğretmenlik mesleğini çok seviyor olması ve sevdiği bu mesleğini yaşıyor ve yaşatıyor olmasıdır. Okuyan, okuduğunu paylaşmayı seven, her türlü kibirden uzak sade giyinen ama radikal fikirleri seven, ve bu farklılığından bıkmayan sağlıklı bir öğretmendir Yalçın. Aile sorumluluğunun bilincinde biraz sıra dışı bir insandır bizim Yalçın. Espriyi seven, yapılan esprilere katlanan bir çocuktur bizim Yalçın. Zaman zaman farklı radikal fikir mensupları ile diyalog içine girmiş olmasına rağmen sonraları, bu fikirler içinde kendisini bulmasını bilmiş olması da benim için ayrı bir sevinç kaynağı olmuş, bu “kendini buluş”u zaten taşıdığım gözümde O’nu daha da değerli kılmıştır.

            Kısaca severim Yalçın’ı.

            Benim konuşmamı internet ortamında dinlemiş olmalı ki, bir email’le beni hem kutluyor ve hem de orada bir bölümünü okuduğum şiiri (yorumlamam anlamında belki) paylaşmamı istiyordu.

            Bilenler bilir. Üstadın şiirlerini yorumlamak herkesin ve her babayiğidin işi değildir. Onları yorumlamak engin bir bilgi, dipsiz bir zeka ve çok geniş bir zamanın yanında bir o kadar önem arz eden dinleyici ya da okuyucu da bulmak gerek. Aksi takdirde, onun şiirleri hakkında yapılacak yorumlar çok yavan ve kelimenin tam anlamıyla sırıtık ve sathi kalır.

            Ancak şunu söylemem gerekir ki,  Üstat bu şiiri fikir suçlusu olarak cezaevine düştüğü yıllarda cezaevinden oğlu Mehmet’e yazmış olmalı. Şiirin esin kaynağı zannederim ilk kelimedir. “ZİNDAN”!!!!

            Üstat görülen değil adeta icat edilen bir düşünceden dolayı hapsedilmiştir. Sanal senaryoların, düzmece düşüncelerin tezgahlarının harekete geçmesi sonucu hapsedilmiştir. Ya da buna inanmıştır. İnancını yaşamak, yaşadığı ülkede inancını yaşamak isteyenlerin de var olduğunu ve insan olarak bunların da bir takım hakları olduğunu ifade etmesinden dolayı hapsedilmiştir. Kısaca O, bir fikri yaşatmak ve onu yayma arzusundan dolayı hapsedilmiş ve zindana atılmıştır. Ama taşıdığı fikri yayma sırasında herhangi bir fiili eylemde bulunmamıştır.

            Her vesile ile bu ülkenin ve bu milletin gerçek savunucusu olduğunu her fırsat ve şartlarda savunan misyon sahibi bir insan, “eften- püften” sebeplerle mahkum edilmesini hazmedememiş, bunu kendine yedirememiş olmalı ki, atıldığı cezaevinde konulduğu zindan odasından, oğlu Mehmet’e yazmış bu şiiri.

            Haksız bir yere cezaevine düşmüşlüğü yetmiyormuş gibi bir de babasının; “baba katilleriyle aynı saf”a konulması kendisi için dayanılmaz bir işkence olmalı ki böyle bir şiir yazma gereği duymuştur. Bir şairin eser üretmesi elbetteki etrafında gelişen olayların veya, cereyan eden güzel ya da güzelliklerden etkilenmesine bağlıdır. Üstat da kendisine yapılan bu haksız uygulamadan çok etkilenmiş olmalı.

            Şiirin ilk bölümü;

            “Zindan iki hece Mehmet’im lafta,

            Baba katiliyle baban bir safta.

            Bir de “geri adam” boynumda yafta.

 

                        Halim düşünüp yanma Mehmet’im

                        “Kavuşmak” mı? Belki… daha ölmedim..”

 

            Haksız yere hapse atılmak bir yana, üstüne üslük bir de zindana atılmak var… Bu azap da  yemiyor muş gibi boynuma  bir de “geri adam” yaftası asılmış. Hangisine yansın? Bir fikrin sahibi olmanın dışında hiç kimseye, hiçbir şeye fiili hiçbir etki yapmamış olduğu halde hem de duruşmalı hiçbir mahkemeye tabi tutulmadan   hapse atılma zulmüne mi, hak etmediği “geri adam” yaftasının asılmasına mı yansın?

            Yoksa babasının haksız mahkumiyetini ve bu haksız mahkumiyetin sonunda haksız ve acımasız bir işleme tabi tutulmasını hayal eden bir evladın çektiği azaba mı yansın?

            Her şeye rağmen şair kendi acılarına evladının yanmamasını dilemektedir. Kendi yaşadığı azaba belki evladının görmemesi karşılığında katlanmayı göze almaya  razı gibi bir tavır içine girdiği anlaşılıyor.

            Şairi üzen birden çok şeyin olduğu belli. Haksız yere hapsedilmişliğin yanında bir de boynuna asılan “geri adam” yaftası ve “baba katilleriyle” kendisinin aynı işleme tabi tutulduğundan duyduğu azaptan şikayetçidir.

            İslam kurallarına göre; üç insanın cenaze namazı kılınmaz. Allah’a küfredenlerin, mürtetlerin (İslam dinini terk edenlerin) bir de baba katillerinin.

            İslam dininin dünyada verdiği en ağır ceza, kendi mensubunun cenaze namazının kılınmaması cezasıdır. Üstadı derin bir şikayet tarafına iten en önemli şey, haksız yere mahkumiyetinden çok kendisinin “baba katilleri” safına konulmasındandır.

            Kendisinde ve oğlunda, bir kavuşma umutsuzluğu içinde dahi bir umudun varlığı ile avunmak istediği anlaşılıyor. Araya yerleştirdiği “belki” kelimesi, az da olsa kavuşma umudunun hala varlığı fikrine götürüyor bizi. Bu umudun da ölünceye kadar yaşayacağını düşündürüyor.  Bizi şairdeki “ölmediğime göre oğlumla, kavuşmak umudum yaşamaktadır” kavuşmak sevincinin yaşadığı duygusu içinde olduğu fikrine götürmektedir.

            Şairin “geri adam yaftasına” maruz kalmasının sebebi nedir, “geri adam” kimdir? Bunun cevabını bulmak çok zordur. Bu soruyu örneğin sosyal demokrat fikri benimseyen birine sorsanız alacağınız cevap bellidir ve o cevap kesinlikle:

            “Cumhuriyet düzenini yıkmak ve yerine şeriat düzeni kurmaya çalışan insanlara verilen addır.”

            Dindar ya da dini inançlarına karşı duyarlı bir vatandaşa sorsanız alacağınız cevap:

            “Bu gün din konusunda duyarlı vatandaşlar için kullanılan bir kelimedir”

            Bu iki anlayışın ortasını nasıl bulacağız?

            Üstat bir şiirinde buna kendisi cevap veriyor.

            “Dinime küfredenler mürteci diyor bana,

            Yükseldik sanıyorlar alçaldıkça tabana.”

            Kendisine yapılan bu “geri adam” yakıştırmasını yapanlar için “ALÇAK” ifadesini kullanıyor.

            Üstadın fikri yapısını benimseyenlerin “geri adam” yakıştırması yapanların kendilerini “gelişmişlik” gurubunda görmesinin temelinde, Türkiye’de var olan fikri çatışmanın bir yansıması olduğu hiç şüphesiz ki yadsınamaz.

            Bu fikri çatışmanın karşı tarafında yer alan grup, Üstadı, “gerici” grubun başı ve o grubun önderi kabul eder. Bu durum Onun defalarca hapse girmesine sebep olmuştur.

            Esasında ben Üstadın Cumhuriyete karşı birisi olduğunu da düşünmüyorum. Türkiye’de, milletin büyük çoğunluğu milli ve manevi değerlerine bağlıdır. Milli ve manevi değerlerine bağlılıkta fazla töleranslı insanlar kendilerini Cumhuriyetçi gösterdikleri için Üstadı karşılarında görmelerinden dolayı O’nu Cumhuriyet düşmanı olarak lanse etmişlerdir. O da, bu güruhun, kendisini karşılarına alması karşılığında adeta “inadına” karşıda yer almıştır.

            O, eğer şöyle bir ikileme zorlansa;

            Sarı selim gibi bir padişah mı, yoksa Atatürk gibi bir aksiyon adamı mı?

            Ben inanıyorum ki Üstat, “aksiyon adam”lığını tercih ederdi.

            Bu da gösteriyor ki O’nun karşı duruşu,  ya da karşıda gösterilmesi veya karşıya konulması  Cumhuriyete karşı oluşundan değil; Cumhuriyetin, ithal fikirli insanların elinde kalmışlığınadır.  

            Boynuna asılmış gibi bir “geri adam” damgasının bir yafta olduğunu ifade ediyor. Yafta kelimesi daha çok asılsız isnatlar için kullanılır. Yapılan yakıştırma için yafta kelimesini kullanması, kabullenmediği anlamına gelmektedir.

            “ZİNDAN” kelimesi fanatik olarak da insanda negatif psiko çağrıştırmaktadır. “Zin ve dan” heceleri tek başlarına söylendiği zaman bu negatif psiko hemen fark edilmektedir. Haksız yere ve suçsuz mahkumiyet nedeniyle psikolojisi zaten negatif olan bir insanın bu kelimeyle birlikte daha da bozulacağı da ortadadır. Öte yandan “zindan” kelimesi insan üzerinde anlam olarak da olumsuz etki bırakmaktadır.

            Bölümde, özerinde durulması gereken kelimelerden biri de “YANMAK” kelimesidir. Bu kelime dize içinde “ACIMAK” anlamında kullanılmıştır. Bir babanın evladına acıması; düşünülemez. Baba evladına acımaz, ona kendini feda eder. Evladın acziyeti karşısında babanın ona duyduğu acıma değildir. Kendini fedadır. Ama evladın babaya duygusu “acımaktır.” Çünkü evladın kötü gününde baba karşıda değildir, içindedir. Çaresiz değildir, evlada feda edecek “canı” vardır. Evladın ise babaya, içine düştüğü badireler karşılığında sadece acımak duygusu vardır. Baba evladının, kendisine canını feda etmesine tahammül edemez bunu asla istemez. Kendisinin can feda etmesiyle evladı nın acımasını adeta eş tutar ve bu nedenle evladının “yanma”masını temenni eder.   

            Bütün bu olumsuzluklar alt alta sıralandığında bulunduğu mekandan etkilenmemesi mümkün gözükmemektedir. Böyle bir mekandan kim olsa etkilenir ama bu etkiyi herkes Necip Fazıl gibi teknik ve içerik yönden bu kadar güzel ifade edemez.

            Şiirin ilerleyen dizelerinde cezaevinin iç yapısı ve bu yapının insan üzerindeki etkileri enfes ayrıntılar ince ve derin anlamlarla doldurularak işlenmiştir.

            Ancak, ben sadece sevgili Yalçın’ın benden istediği bölümün izahını yapmaya çalışacağım.

            Şirin başını Mehmet’e hitaben yapan Üstad sonundaki hitabı da Mehmet’le bitirmiştir. Esasında Mehmet Üstadın oğlu olmanın yanında, fikri yapısında olan gençliği ifade eden bir semboldür.  O’nun kafasında hep “BÜYÜK DOĞU” vardır. Büyük Doğu ise idealde var olan bir coğrafya olmakla birlikte aynı zamanda bir ideolojidir. Türkiye’deki yasaların izni olmadığı için adını açıkça söyleyemediği bir ideolojiye o “         BÜYÜK DOĞU” adını vermiştir. Bu ideolojiyi gerçekleştirecek olan gençliğe O, Mehmet ismini vermiştir. Mehmet bu açıdan da farklı bir önem arz etmektedir.

            “Mehmet’im sevinin” diye çoğul kullanması bizim yukarıda söylediğimiz bir gençliği sembolize ettiği fikrimizi doğrular niteliktedir. “Ölsek de sevinin eve dönsek de” Derken bu ideolojinin geçekleşmesi için belki zindana atılan ilk ve son kişi ben olmayacağım. Ölen de ben olmayacağım. Bu hedefe ulaşıncaya kadar mücadeleye devam edileceği vurgulanıyor. Hedefe ulaşabilmek için bedelin ne olacağı önemli değil, önemli olan hedefe ulaşmaktır. İnsan için en değerli olan candır. Bunu fedaya bile hazırdır şair. Bunu da ölüm olarak kabul etmez. Şair ölümü ayrı bir güzellik kabul eder ve;

            “Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber” diyerek  ideolojisinin bedelinin bir bakıma “ölüm” olamayacağını vurgular. Göze aldığı ölüm ögesini kendisi için değil başkaları için önem arz eden bir unsur olduğunu düşündüğünü anlıyorum.

            “Başlar yüksekte” ifadesi ise zindanda kendisine yapılan bütün olumsuz muamelelere rağmen başının dik olduğu tespitini ifade içindir. Boyun eğmediğini ve eğmeyeceğini ifade ediyor. Baş kelimesinin çoğul kullanılması, boyun eğmezlik sadece kendisinde değil bütün dava arkadaşlarında da bulunan bir özellik olduğunu vurgu içindir. Bu tespitiyle de gönlü rahattır. Ölmek ya da eve dönmek bu bakımdan çok ta önemli değildir.  

            Dizede, üzerinde durulması gereken kelimelerden biri de “SEVİNİN” kelimesidir. Şair kendisine, hak etmediği halde birçok haksızlıklar edildiğini düşünmektedir. Yapılan bunca haksızlık ve adaletsizlik karşısında dahi boyun eğmediğini, başlarının hep ve daima yükseklerde olduğunu, yükseklerde olacağını ve bu durumun da sevinilmesi gereken bir durum olduğunu ifade ederek bu manzara karşısında mutlaka sevinilmesi gerektiğini önemle ve şiddetle vurguluyor.

            Şairin bu ruhaniyeti; kendisine ve Mehmet’in şahsın da, ideolojisini benimsemiş bütün gençliğe, azimli olmaları konusunda bir mesajdır.

            Bu ideal için mücadelenin her iki ucunun da “kutlu” olduğunu vurguluyor. İçinde bulunduğu mekan ve zamanın geçici olduğunu düşünüyor. Bunu da tekerleğin tümsekte durmayacağını mutlaka istenilen veya istenilmeyen bir tarafa ineceği düşüncesiyle delillendiriyor. Tekerleğin tümsekte durma süresi ne kadarsa içinde bulunduğumuz durumun süresi de o kadardır. Bu yaklaşım bir bakıma fikirdaşlarını ya da gençliğin azmini kırmaması için bir telkin ve teşvik niteliğindedir.   

            Tümsekteki tekerleğin kendi istediği yönde ilerleyeceğine de kesin bir imanla inandığını düşünüyoruz. Yarınların mutlaka kendilerinin olacağına inanıyor.

            “Yarın elbet elbet bizimdir” derken “elbet” kelimesini iki kez kullanması te’kit (kuvvetlendirme) içermektedir. Kesinlik anlamı içeren bir kelimenin iki kez kullanılması, akla gelebilecek bütün şüphelerin, kaygıların düşünülmesine engeldir. Zaten böyle bir misyon üslenmiş kişilerin yarını hakkında endişe taşıyor olması olası değildir. Kaldı ki, böyle bir ihtimali N. Fazıl için hiç düşünemeyiz. Ölümü farklı bir güzellik olarak algılayan bu kişiye yarından endişe duyması yakışamaz.

            Şiirdeki son dize de çok manidardır.

            “Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.”

            Günün doğması ve batması bir günlük bir hadisedir. Ama burada “gün doğup gün batımı” sonsuzluk anlamı içermektedir. Sonsuzluk aslında ileriye dönük bir anlam olarak kullanılır. Yani gelecek zaman sonsuzdur. Sonsuzluk kelimesi, geçmiş için pek kullanılmaz ama bu dizede sonsuzluk hem geçmiş, hem de gelecek için kullanılmıştır.

            O, idealinin başlangıcını da sonsuz kabul eder. Esasında onun ideolojisinin büyüklüğü, sadece manasıyla değil aynı zamanda derinliğinden de kaynaklanmaktadır. Bu derinlik; hem geri sonsuzluk ve hem de ileri sonsuzluktadır. Farklı bir ifadeyle; Necip Fazıl ideolojisini zaman ve mekan mefhumlarıyla sınırlandırmak cüceliği içine girmez. Kıyamaz, koyamaz zaman ve mekana.

            “Ebed” kelimesini bu nedenle kullanmıştır. Ebed kelimesinin ve içeriğinin kutsiyeti N.Fazıl’ın ideolojisini içine aldığı için kutsaldır. İçinde Necip’in ideolojisi bulunmayan hiçbir zaman ve hiçbir mekanın değeri yoktur. O zaman ve mekan bir kıymet ifade etmez. İçinde kılıç bulunmayan kılıfın kıymet hükmü olmadığı gibi.

            Ebed fikri bu gerekçe ve bu değerde kutsiyet içerdiğine göre N. Fazıl bunu kimseyle de paylaşmayı hem düşünmez ve hem kıyamaz. Aslında onun ideolojisi bunu hak etmiştir de, öyle düşünür.

            Parçasını tek başına değerlendirmek aslında yorumu zorlaştırır. Biz şiirin bu bölümünü bütünü içinde değerlendirseydik işimiz daha da kolay olurdu. Şirin bütününde görevlilerin mahkumlara bakış açıları, mahpushanenin mahkumlar için ne mana taşıdığı ve ceza evinin, haksız yere mahkum edilenler için aslında ceza çekme yerinden daha çok “Medrese-i Yusufiye” olduğunu düşündürüyor.

            Bunları farklı uslüp ve derin imgelerle ifade ediyor.

            Şiirin tamamını yorumlamanın nasip olması dileğiyle.                 

Son Güncelleme ( Pazartesi, 14 Nisan 2008 )
 
Sarıkamış Destanı Yazdır E-posta
Bu yazıyı gönderen: admin   
Cuma, 28 Aralık 2007

     

Sarıkamış Destanı
   

Değerli tasovam.com üye ve ziyaretçileri  Bu ulus ne destanlar yarattı , ne zorlukları ber teraf etti. Yaratılan destanlardan birisi de  SARIKAMIŞ DESTANI' dır. Alpaslan Kasabasından 200 vatan evladının katıldığı ve ancak 5-6  kişinin geri dönebildiği  bu yazıyı okurken gözleriniz dolacak. Ve geçmişimizle ilgili bir nebze de olsa bilgi sahibi olacaksınız. Yazımda klasik bilinen tarihi tekrar okutarak size hatırlatsamda bu yazımla olayagiriş yapıp ikinci yazımızın devamında Alpaslan Kasabası'nın insanlarının o dönemdeki yaşadıklarından sizlere kesitler sunarak bu zamana kadar duymadığınız şeyleri sizinle paylaşacağım.
 

    Birinci Dünya Savaşı öncesinde Türk bayrağı çekilip, Yavuz ve Midilli adı verilen iki Alman gemisi , Karadeniz’deki Rus limanlarını bombardıman etmişti . Rusya da buna karşılık olarak 30 Ekim 1914 tarihinde Türkiye’ye taarruz etti. Rus ordusu, Karadeniz’den Ağrı Dağındaki hudut üzerinden yedi kol hâlindeki saldırısıyla Pasinler’e kadar ilerledi. Rus ordusunun taarruzu, Köprüköy’de durduruldu. Üçüncü ordu, 3-9 Kasım 1914 günlerinde meydana gelen Köprüköy Meydan Muharebesinde Rus ordusunu yendi. Üçüncü Ordu Komutanı, mevsim şartlarını dikkate alıp, ayrıca askerin kaput başta olmak üzere, giyim ve iâşesinin yetersizliğini, top ve süvari atlarının azlığını hesaba katarak, sıcağı sıcağına düşmanı takip etmedi.  Köprüköy Meydan Muharebesinin raporlarını alan, yarbaylıktan paşalığa terfi ettirilen Harbiye Nazırı (Millî Savunma Bakanı) Enver Paşa, Alman kurmay ve generalleriyle Erzurum’a geldi. Enver Paşa, Erzurum ve Köprüköy’de birer taburu teftiş etmişti; ancak ordu birliklerinin tamamı hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Üstelik, ordu kumandanı Hasan İzzet Paşanın, bu mevsimde harekât yapılamayacağı, taarruzun bahara bırakılması tavsiyesine karşılık, onu vazifesinden azletti ve taarruza karar verdi. Üçüncü Ordu Komutanlığı vazifesini de üzerine alan Enver Paşa, 18 Aralık 1914 tarihinde, kıtalara, taarruz emrini verdi.
    Taarruza iştirak eden birliklerin büyük bir kısmı, özellikle Arabistan’dan geri çekilen ve Güneydoğu Anadolu’dan sevk edilenler, sıcak iklime alışık olup, teçhizatları yönünden kış şartlarına hazırlıksızdı. Üçüncü Ordunun üç kolordusu (9, 10, 11. Kolordular), 24 Aralık 1914 günü -39 derece soğukta Büyük Sarıkamış Çevirme ve Kuşatma (İhâta) Harekâtına başladı. Ayrıca, gerilla harbi yapan yarı resmi Türk çeteleri de, Ardahan’a hareket etti. Üçüncü Ordudan bazı kıtalar, 24-25 Aralık gecesi, Sarıkamış’a ulaşmayı başardı. Ancak, Allahü Ekber Dağlarını aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar, gerekse mevcut silahları yönünden çok zayiat ve kayıp verdiler. Allahü Ekber Dağlarını aşan Mehmetçiklerden bir kol da, Sarıkamış’ın doğusundaki Selim İstasyonuna vararak demiryolunu tahrip edince, Sarıkamış’taki Rus kolorduları paniğe uğradı. Gayri resmî Türk çeteleri de, 1915 yılı başında Ardahan’a girdi. Rus Kafkas Ordusu Başkumandanı, Üçüncü Ordunun ilerleyişi üzerine; 2-3 Ocak 1915 günlerinde telsiz-telgraf ile müttefikleri Fransa ve İngiltere’ye, günde birkaç defa yalvarırcasına başvurarak:

    “Telefon konuşmalarını durduran soğuk ve kış, Türk ordusunu engelleyemiyor. İkinci bir cephe açarak, Türk ordularının ilerlemesi durdurulamaz ise, zengin Bakü petrolleri, Osmanlı-Alman ittifakının eline geçecek ve Hindistan yolu onlara açık bulunacaktır!” haberini gönderiyordu.

    Ne yazık ki Enver Paşa planına bir şeyi katmamıştı, o da doğa koşullarıydı. Sarıkamış’ın soğuğu çok(–40 derece) sert olurdu. Allahuekber Dağları'nda ki tipi ve boranda hesapta yoktu.

    Kış, 3-4 Ocak 1915 gecesi daha da şiddetlendi. Fırtına ile yağan kar, yolları tıkayıp, çadırları yıktı. Arkasından da dondurucu soğuklar bastırınca, 150 000 kişilik ordunun 90 000’i (veya 60 000’i) donma, dizanteri ve tifo gibi hastalıklarla mahvoldu.. Bu harekâtta Ruslar, 32 000 kayıp verdiler.

    Sarıkamış Harekâtı; kuşatma harekâtıyla düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan, başarılı bir plândı. Ancak, stratejinin faktörlerinden zaman iyi değerlendirilmediği, kuvvetler de böyle bir harekâtı yapacak şekilde teçhizatlandırılmadığı için başarısızlıkla sonuçlandı.  Ordunun kış şartlarına hazır olmaması ve olumsuz iklim şartları sebebiyle ikmal ve iaşe hizmetlerinin yapılmayışı, kıtalarda açlığa, hayvanların telef olmasına, dolayısıyla birliklerin dağılmasına sebep oldu. Enver Paşanın şuursuzca verdiği gece taarruzu emirleri, kayıpları daha da arttırdı. Savaşın kayıpları birçok kaynakta 90 bin kişi olarak görünmesine rağmen bazı tarihçiler  bu sayının oldukça abartılmış olduğu ve gerçek kayıpların 35 - 40 bin civarında olduğunu da savunuyorlar. Savaşın en hazin kısmı ise Osmanlı kayıplarının bir çoğunun Rus'lar ile yapılan çarpışmalarda değil de ağır soğuk hava koşulları ve salgın hastalıklar  yüzünden şehit olmuş olmalarıdır.

Kaydedilen gerçek tarih çok iyi biliyor ki, bu tarihin gerçek belgeleri “ABD ve Alman devlet arşivlerinde vardır.” Bu insanlar kendi toprağında sürgün düşmüştürler. Sarıkamış dramı şehitleri aslında 120 bin kişidir.

    Sarıkamış Harekâtı sonunda, Doğu Anadolu kapıları, Ruslara açıldı. 13 Mayıs 1915’te Ermenilerin işbirliği yaptığı Rus kuvvetleri, önce Van’a, bilâhare Muş ve Bitlis’e girdi. Ermenilerin harp esnasında Ruslara yaptıkları büyük hizmetin karşılığı olarak, bu illerin valilikleri, Ermenilere verildi. Harpten sonra, Ermeni-Rus işbirliği sonunda, bölge halkına karşı müthiş bir soykırıma girişildi. Van Gölünün ortalarına kayıklarla taşınıp öldürülen, suya dökülen çocuk, kadın, genç ve ihtiyar Türklerin sayısı, kesin olarak tespit edilmemesine rağmen, çok fazladır. Esasen, bu harp sırasında Ermeni Komitacıları, hemen her tarafta isyana hazırlanarak, birçok yerde depolar dolusu silah ve cephane biriktirdiler. Bu silah, teçhizat ve destekle katliam yapıp, Doğu Anadolu’yu harabeye çevirdiler.

    Savaştan sonra İstanbul'a dönen Enver Paşa uzun bir süre Sarıkamış Savaşı hakkında hiçbir haber, bildiri, veya yayın yapılmasını engellemiş ve Osmanlı halkı savaşta olup bitenleri uzun yıllardan sonra öğrenebilmiştir. Her şeye rağmen Sarıkamış’ta bu vatan için canlarını hiç düşünmeden feda eden  Aziz şehitlerimiz önünde bir kez daha eğiliyoruz.  Ruhları şad olsun…
 

Devam edecek ..........

Son Güncelleme ( Pazar, 13 Ocak 2008 )
 
İçimdeki Fırtına Yazdır E-posta
Bu yazıyı gönderen: Ömer CELEP   
Cuma, 28 Aralık 2007

İÇİMDEKİ  FIRTINA

Ömer CELEP

26 Aralık 2007

 

            Aralık ayının yirmisine rastlayan bir kurban bayramı ertesi çıkıyorum evimden ve ayaklarım beni Amasya’nın küçük ve farklı bir ilçesi olan Taşova’ya taşıyor. Orada, eskiden beri tanıdığım, sevgili dostum, ağabeyim, rifkat ve saffet örneği Eczacı Naci Konyar’a uğruyorum. Eczanede çay ve küçük bir fıkra sohbetinden sonra, yöneliyorum şuursuzca bir yerlere…

            Sonra kendimi Öğretmenevinde buluyorum. Köy Enstitüsü Öğretmenlerinin son temsilcilerinden Mustafa Alpat ve Taşova Belediyesinin ilk teknik elemanı “Kalfa Sami” namıyla mağruf Sami Erdal amcayı buluyorum. Öğretmen Alpat’la Kalfa Sami iskambil oynuyor. Aynı zamanda bacanak olan bu iki yaşlı nostalji, kimi zaman eski moda espri, kimi zaman kavga noktasına varan tartışmalarla hemen kendilerini gösteriyorlar, varlıklarını hissettiriyorlar.

            Bu yaşlı iki çınar bütün içtenlikleriyle bana çay söylüyorlar.  Oyundaki hararetlerini; bazen  tahrik sınırını “bana göre” farkında olmadan birbirlerini incitircesine aşarak,bağırıp çağırmalarını tebessümle izliyorum. Zaman zaman aralarındaki anlaşmazlıklara beni “hakem” tayin ettikleri de oluyor. Ben ise; incir çekirdeğini bile doldurmadığını gördüğüm bu tartışmalarda her ikisini de kırıp üzmeden hüküm vermede öyle zorlanıyorum ki… Sanırım idam cezası vermekle karşı karşıya gelen hakim bile belki bu denli zorlanmaz.

            İnce bir ayar yaparak hükmümü veriyor ve her ikisini de rahatlatıyorum. Bazen sonucunu bile alamadıkları oyunu kendilerince oynarken zamanı çürüttüklerinin farkında bile olamadan günü tamamlayıveriyorlar. Ara sıra yan masadan Vehbi Soyal’ın her parmağıyla farklı tonlardan çıkardığı ayrı perde ritimleri, bazen hem bu nostalji örneklerini ve hem de orada bulunan herkesi ayrı dünyalara taşıyor.

            Vehbi’nin parmaklarında nağmeleşen bu coşkulu ritm bazen orada bulunan herkesin başını sesin geldiği noktaya çevirmesine sebep olabiliyor. Öylesine içten, öylesine uyumlu vuruyor ki o parmaklar… Hiç ummadığınız zamanda bile coşar gidersiniz.

           Kalfa Sami söyleyiciden çok dinleyiciliği tercih eder. Mustafa Alpat’a gelince;

           İyi bir dinleyiciliği yanında zaman zaman Vehbi’nin söylediklerine içten bir duyguyla eşlik de eder.

           Hele çok eski türküler olunca, dokunma Mustafa Alpat’ın keyfine…

           Bazen bana; “Ömer Bey!...” Diye başlayan ve anlamlı anlamsız iltifatlarda bulunan Alpat’ı sanki başka alemlere, başka dünyalara götürür. Belli ki; onun yüreği de yaralı. Onda da yara var. Ama o yaranın sebebin çözemedim, çözemiyorum.

           Öğretmenevinde çürüttüğüm zamandan sonra yöneliyorum eski model arabama, biniyorum ve kendimi taşıtıyorum Çaydibi Beldesine… Kahvehaneye oturuyor ve dinliyorum beldenin sevda türkülerini.    

           “Keçi gelir ürümden,

           Selam gelmiş yarimden,

           O selamın geldikçe,

           Duramıyom yerimde.

 

                        Keçi çalar çanını,        

                        Kırdı mercan bağını,

                        Öpücükten fayda yok,

                        Çöz uçkurun bağını.

 

            Petekte darı mıyım?

            Geceler yarı mıyım?

            Sıracalı başlı Keloğlan,

            Ben sana varı mıyım?”

           

            Bu sözler; aldığım bilgilere göre “DİVDİV” diye biri ile “KADİRİLİ” diye birinin aralarında geçen tertemiz duygunun nameleri. Ürüm: Küçükbaş hayvanların otlaktan geldikten sonra tekrar kısa süreli otlama amaçlı yenden otlağa dönmesine denir. Kadirli anlaşılan keçi çobanı olmalı. Keçileri ürüm için götürmüş ve dönüyor olmalı ki, bu dönüşte, çok güzel olan DİVDİV’i görünce sözleri inletircesine böyle söylemiş olmalı. Bu sevgi sanırım karşılıksız bir sevgidir. Buna yeni dilde platonik aşk deniyor.

            Kadirli; umutsuz bir sevgiyi umuda bağlamayı düşlemiş olmalı. “Ben keçiyi ürüm için götürdüm, ama senden selam geldiği için ürümden erken getiriyorum. Çünkü senin selamın geldiği miçin ben yerlerimde duramıyorum” diyerek bir bakıma hem kendi rahatsızlığını dile getiriyor bir taraftan da krndisine beklediği ilgiyi göstermeyen “DİVDİV”i “keçilerin aç kalmasının sebe sen oldun bu nedenle bu hayvanların vebali de sana aittir” şeklinde üstü kapalı tehdit etmektedir.

            İkinci dörtlükte ise aşktan daha çok cinsellik öne çıkmaktadır. Bu ise belki yine üstü kapalı bir küfürdür. Divdiv’in kendisine yüz  vermeyişine karşı duyulan kinin küfürlü namesidir belki.

            Üçüncü dörtlükte ise;

            Belli ki, DİVDİV Kadirli’yi istemiyor. Bu isteksizliğini de hakaretle belli ediyor. Hatta kandisine varmayışının kendince gerekçesini de gösteriyor. Öyle ya, Kadirli’nin kafası kel. Hem de bulaşıcı kellerden. Anlaşılan Divdiv Kadirli’yi kendisinin dengi görmüyor.

            Bu türküyü söyleyenlerden bir kısmı belki de türkünün hikayesini bilmediği halde sözler arsında geçen samimi ve tanıdık kelimelerden dolayı içten söylüyorlar.

              Bu emsalsiz nağmeleri söylerken hep bir ağızdan, dökülür ter temiz duygular dillerden nağmelerden…Herkes kendince efkarlanır, ağlanır, ben ise bunların bu içten söyleyişlerine hayran hayran bakar ve dalar giderim bilmediğim dünyanın acı gerçeklerine.

            Sigara dümanından gözlerin bile görmede zorlandığı bu kirli ortamdaki tertemiz duygular herkesi bir yerlere taşıyor. Masaların altına “zulalanmış” biralardan kimseye çaktırmadan yudumlayan alemcilerin söyleyişleri daha da farklı. İçip coşuyorlar ve coşup içiyorlar. Sigara kokusunun sindiği duvarların nikotin sarısı insanın göz zevkini kör ediyor adeta. Kahvenin önüne diktikleri “İKİ” lakaplı Seyfettin ara sıra içeri dalarak “Jandarma!”diye bir  narası patlatıyor herkes telaşlanıyor ve içerde kargaşa doğuruyor. Sonra kandırıldıklarını gören kahve sakinleri bin hakaretle, yaka paça dışarı atıyorlar İki’yi ve yeniden dalıyorlar kendi dünyalarına.

            Kafayı fazlaca bulanlardan birisi ara sıra muhabbeti bölmek istese de ona kimse itibar etmiyor, içen içmeyen herkes farklı şeyler söyleseler de aynı duyguları yaşıyorlar belli…

            Hele bazen yanık sesli birinin elini kulağına atıp, gözlerini yumarak söylediği Niksar- Reşadiye yöresine ait “FADİK” türküsü herkesi coşturuyor. Masa üstünde çaylar, masa altında biralar bir birini kovalıyor.

            Derken beni de bir hüzün sarıveriyor bir anda. Kirli duvara monta edilmiş eski bir radyodan çıkan;

 

            “Yüce dağ başına dumanlar enmiş,

             Yine mi gurbetten kara haber haber?

            Seher vakti bu yerlerde kimler ağlamış?

            Çemenzar üstünde göz yaşları var.”

 

            “Gönlümüz gamlanır böyle günlerde,

            Önüme çektiler bir siyah perde,

            Ben senin yüzünden tutuldum derde,

            Yine mi gurbetten kara haber var?”

 

            Sözlerinin mahzun nameleri beni de, ara sıra uğradığım, coşup çağladığım kimi zaman da ağlamayınca kurtulamadığım dünyaya taşıyor. İşte koptu yine bir fırtına, içimdeki fırtına. Depreşti yaralarım. Ben bu yaralar yüzünden işte böyle kimi zaman saçmalarım.

              Türküler, ah bu türküler; olunca ağlatan, olmayınca ağlatan bu türküler bazen dindirir bazen da koparır içimizdeki fırtınaları. Olsun bu türküler var olsun onlar yaşasın da biz alışırız onların her türlü belasına.

            Yaşasın türküler, yaşasın ki bizi de yaşatsın.

             Etrafıma bakıyorum usulca…

           Önceden tanıdığım birkaç dostum yüzümde biriken hüznü gönüllerinde hissetmiş olmalılar ki, göllendiriveriyorlar buğulu gözlerini. Yayıldıkları ahşap sandalyeden gerinerek meçhule diktikleri yorgun gözlerini hiç yummadan taşan yaşlarını eski püskü yakalarına yuvarlanışı da ayrı bir türkü konusu. İçide bin bir sırrın gizlendiği göz yaşlarını kirli yakalar emiyor da emiyor. Gönüllerdeki yaranın acılarından olmalı yakaların eskimesi. Gönül ateşleri yıpratmış belki de bu kirli yakaları. Bütün bunlar birikmiş de birikmiş ve türkülerde fırtınalaşmış.

            Benim içimdeki fırtınalar yakalara yerleşen, orada göllenen birikintinin fırtınası işte. Belki de gönüllerde yanan ateşin küllerinin fırtınası ….

Son Güncelleme ( Pazartesi, 14 Nisan 2008 )
 
Sanal Mektup Yazdır E-posta
Bu yazıyı gönderen: Hasan Öztürk   
Perşembe, 27 Aralık 2007

 Adı Soyadı:Hasan Öztürk
Mesleği:Emekli Öğretmen
Doğ Yeri:Yerkozlu
İkameti:Atakum/Samsun
Doğum yılı:1959
İletişim: Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Haydi şimdi bana bir mektup yazın...

 

Yalandan selam et arkadaşlarımdan, akrabalarımdan...

Bana “Taşova’da yaramaz bir durum yok” yalanlarını yazın...

 

“Çocuklar iyiler, büyüyorlar” de...

 

“Buralarda hiç bir şey değişmedi, her şey bıraktığın gibi duruyor” de...

“Herkes özlemle seni soruyor, nerelerde kaldı” diyor de...(!)

 

“Top oynadığımız mahalledeki; bahçesine top ka-çırdığımızda balta ile topumuzu iki parça eden Hatice Teyzenin gözleri bile, adın geçtiği zaman dolu dolu oluyor” de...

 

“Komşular iyi günde de, kötü günde de birbirine destek oluyor, kimse kimsenin ardından dedikodu yapmıyor” de...

Haydi şimdi bana yalanlar yazın....   Beni  kandırın şimdi....

 

“Yaşlılardan kimse bu dünyayı terketmedi, hepsi dimdik ayaktalar” deyin..

“Engin, Şahin, Uncu Yaşar Emmi, Adilli Emmi, Babam, Garip Alim hepsi seni mahallede bekliyorlar” de...

Yine eskisi gibi  bayramlarda senin yolunu gözlüyorlar deyin...

 

“Kadınların tepede höllük elediğini, Civeklik ve Dene Pazarının eskisi gibi olduğunu” deyin

...

“Gençlerin bizim zamanımızda olduğu gibi, oyunlar oynadığını metal yığınların önünde beyhude zaman geçirmediğini” yazın.....

 

 Kiremitli istop ve saklambaç  oynamak için beni beklediklerini söyleyin..

 

Anamın saçlarının gece gibi kapkara olduğunu söyle, o kapkara saçlarının çektiği çilelerle, kaybet-tiklerinin acısıyla bembeyaz olmadığını yaz bana...

 

Haydi bana yalanlar yazın...

 

Akrabalardan selamlar olduğunu, çocukluğumdaki gibi hep bayramlarda bir araya geldiğinizi, akrabanın akrep olmadığını yazın bana...

 

Taşova’daki bayramlarda “iğne atsanız yere düşmez” misali canlılık olduğunu, Kurban Bayramlarının ilk gününde bile sokaklarda insan seli olduğunu ya-zın...

 

“Taşovalı’nın esnafına sahip çıktığını, parasını; havasını soluduğu, suyunu içtiği memleketinde bıraktığını” yazın...

 

Haydi şimdi yalanlar yazın bana...  ARAYI  UZATMAYIN....

 

HASAN  ÖZTÜRK   EMEKLİ ÖĞRETMEN
İletişim: Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Son Güncelleme ( Cumartesi, 05 Ocak 2008 )
 
Eyleme Beni ! Yazdır E-posta
Bu yazıyı gönderen: admin   
Salı, 18 Aralık 2007

 Adı Soyadı:Hasan Öztürk
Mesleği:Emekli Öğretmen
Doğ Yeri:Yerkozlu
İkameti:Atakum/Samsun
Doğum yılı:1959
İletişim: Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır


EYLEME BENİ !

     1959 dondurucu soğuğunda kendimi anda kalabalık bir kervan grubunun içerisinde buluvermiştim. Bu kervanın en ön tarafında bebekler ve çocuklar, ortasında gençler ve orta yaştakiler en arka kısımda ise babam ve dedem yaştaki insanlar......
Bu kervan zamanla , dost kervanı adıyla anılır olmuş. Lâkin bu dost kervanının adına layık olmayan davranışları sergileyen kervancıbaşı ve kervancılarda yok değilmiş hani!
Yine de yedi düvelde böyle bir isimle anılır olmuş bizim kervanımız. Kervan ise sürekli hareket halinde olduğundan bu hızlılığa ayak uyduramayanların kervanı terk ettikleri de görülmüş. Bu kervandaki insanların hepside bir işle iştigal olurmuş. Ara sıra da birbirleriyle karşılaşır, bazende aradıklarını bulamazlarmış. Çok kalabalık olan bu Dünya Kervanının sayısı her gün artsada, bir o kadarda bu kervandan göç edenler olurmuş.
     Günlerden bir gün bende arka grupta yer alan babamı görmek istemiştim. Heyhat! babam kervanı çoktan terkeylemiş. Yıkılmıştım, obamızın direği yoktu artık...Hemen kendimi toparlayıp,. yola devam ettim..
     Yürümeye takatimin kalmadığı yıllarda ön gruptanta kopmaların olması ise beni derinden yaralamıştı. Daha sonraları çok meşakkatli olan bu yolculukta kardeşim Alininde kervana elveda demesi ise beni iyiden iyiye karamsar yapmaya yetmiştiki , kendimi bir anda orta yaş grubunun da üstünde buluverdim.
En arkadaki yaşlı drubun soluğunu ise ensemde hissetmek ise beni iyiden iyiye tedirginleştiriyordu..
Yorulmuştum. Kervan arada bir mola versede dinlensem diyorum. Lâkin kervancıların duracağı yok. Şimşek hızıyla hareket ediyorlar. O esnada ne hikmetse, bu kervanın yolu bizim mahalleye düşüyor. Evimizin önünden geçerken, , soluğu birden bizim bahçede alıyorum. Sararmış yapraklar ve kurumuş dallarıylo beni karşılayan ise armut ağacı oluyor. "Hani benim sahibim" diye sorduğunda, boğazım düğümleniyor, kısık bir sesle "o kervanı çoktan terkeyledi" diyebiliyorum. Babamın ayrılığına armut ağacı bile isyan etmiş olacakki , onunda artık eski meyvesinden ve tadından eser yok diye söylenerek, tam gidecekken kesilmiş vişne ağacımızın "beni neden kestiniz "der gibi ters ters bakışına aldırmayarak bir an evvel oradan uzaklaşmak istiyordum. Fakat vişne ağacı yinede inler vaziyette ısrarla bir şeyler anlatmak istiyordu. Ben de geriye dönerek, "EYLEME BENİ , dost kervanına yetişmem gerek, yoksa bir daha beni göremezsiniz" diyerek hızla uzaklaşmıştım.
     Bu esnada yaşlı grubun arasından sıyrılarak, kendimi orta yaş grubunun en ön tarafına zar zor atabilmiştim.
FİRDEVSİ "Gençlik bahar , ihtiyarlık ise kışa benzer, öyle bir kış ki, ardından hiç behar gelmeyecek" demiş.
Evet, dostlarım, öyle bir kervanla yol alıyoruzki durmak bilmeyen, bu kervanda insanoğlu, yer ,içer, barınır zamanı geldiğinde ise sessizce kervanı bir daha gelmemecesine terkeyler.
Bu yazı da beni herhalde fazla eyledi, kervan gidiyor, yetişmem gerek, dostlarım.
MÜSAADENİZLE.....


HASAN ÖZTÜRK
Yazar İletişim: Bu mail adresi spam botlara karşı korumalıdır, görebilmek için Javascript açık olmalıdır

Son Güncelleme ( Salı, 18 Aralık 2007 )
 
<< Başa Dön < İlk 11 12 Son > Sona Git >>

Sonuçlar 91 - 99 Toplam: 102