Haber Yazarlar Ömer Celep |
| İçimdeki Fırtına |
|
|
| Bu yazıyı gönderen: Ömer CELEP | |
| Cuma, 28 Aralık 2007 | |
|
İÇİMDEKİ FIRTINA Ömer CELEP 26 Aralık 2007
Aralık ayının yirmisine rastlayan bir kurban bayramı ertesi çıkıyorum evimden ve ayaklarım beni Amasya’nın küçük ve farklı bir ilçesi olan Taşova’ya taşıyor. Orada, eskiden beri tanıdığım, sevgili dostum, ağabeyim, rifkat ve saffet örneği Eczacı Naci Konyar’a uğruyorum. Eczanede çay ve küçük bir fıkra sohbetinden sonra, yöneliyorum şuursuzca bir yerlere… Sonra kendimi Öğretmenevinde buluyorum. Köy Enstitüsü Öğretmenlerinin son temsilcilerinden Mustafa Alpat ve Taşova Belediyesinin ilk teknik elemanı “Kalfa Sami” namıyla mağruf Sami Erdal amcayı buluyorum. Öğretmen Alpat’la Kalfa Sami iskambil oynuyor. Aynı zamanda bacanak olan bu iki yaşlı nostalji, kimi zaman eski moda espri, kimi zaman kavga noktasına varan tartışmalarla hemen kendilerini gösteriyorlar, varlıklarını hissettiriyorlar. Bu yaşlı iki çınar bütün içtenlikleriyle bana çay söylüyorlar. Oyundaki hararetlerini; bazen tahrik sınırını “bana göre” farkında olmadan birbirlerini incitircesine aşarak,bağırıp çağırmalarını tebessümle izliyorum. Zaman zaman aralarındaki anlaşmazlıklara beni “hakem” tayin ettikleri de oluyor. Ben ise; incir çekirdeğini bile doldurmadığını gördüğüm bu tartışmalarda her ikisini de kırıp üzmeden hüküm vermede öyle zorlanıyorum ki… Sanırım idam cezası vermekle karşı karşıya gelen hakim bile belki bu denli zorlanmaz. İnce bir ayar yaparak hükmümü veriyor ve her ikisini de rahatlatıyorum. Bazen sonucunu bile alamadıkları oyunu kendilerince oynarken zamanı çürüttüklerinin farkında bile olamadan günü tamamlayıveriyorlar. Ara sıra yan masadan Vehbi Soyal’ın her parmağıyla farklı tonlardan çıkardığı ayrı perde ritimleri, bazen hem bu nostalji örneklerini ve hem de orada bulunan herkesi ayrı dünyalara taşıyor. Vehbi’nin parmaklarında nağmeleşen bu coşkulu ritm bazen orada bulunan herkesin başını sesin geldiği noktaya çevirmesine sebep olabiliyor. Öylesine içten, öylesine uyumlu vuruyor ki o parmaklar… Hiç ummadığınız zamanda bile coşar gidersiniz. Kalfa Sami söyleyiciden çok dinleyiciliği tercih eder. Mustafa Alpat’a gelince; İyi bir dinleyiciliği yanında zaman zaman Vehbi’nin söylediklerine içten bir duyguyla eşlik de eder. Hele çok eski türküler olunca, dokunma Mustafa Alpat’ın keyfine… Bazen bana; “Ömer Bey!...” Diye başlayan ve anlamlı anlamsız iltifatlarda bulunan Alpat’ı sanki başka alemlere, başka dünyalara götürür. Belli ki; onun yüreği de yaralı. Onda da yara var. Ama o yaranın sebebin çözemedim, çözemiyorum. Öğretmenevinde çürüttüğüm zamandan sonra yöneliyorum eski model arabama, biniyorum ve kendimi taşıtıyorum Çaydibi Beldesine… Kahvehaneye oturuyor ve dinliyorum beldenin sevda türkülerini. “Keçi gelir ürümden, Selam gelmiş yarimden, O selamın geldikçe, Duramıyom yerimde.
Keçi çalar çanını, Kırdı mercan bağını, Öpücükten fayda yok, Çöz uçkurun bağını.
Petekte darı mıyım? Geceler yarı mıyım? Sıracalı başlı Keloğlan, Ben sana varı mıyım?”
Bu sözler; aldığım bilgilere göre “DİVDİV” diye biri ile “KADİRİLİ” diye birinin aralarında geçen tertemiz duygunun nameleri. Ürüm: Küçükbaş hayvanların otlaktan geldikten sonra tekrar kısa süreli otlama amaçlı yenden otlağa dönmesine denir. Kadirli anlaşılan keçi çobanı olmalı. Keçileri ürüm için götürmüş ve dönüyor olmalı ki, bu dönüşte, çok güzel olan DİVDİV’i görünce sözleri inletircesine böyle söylemiş olmalı. Bu sevgi sanırım karşılıksız bir sevgidir. Buna yeni dilde platonik aşk deniyor. Kadirli; umutsuz bir sevgiyi umuda bağlamayı düşlemiş olmalı. “Ben keçiyi ürüm için götürdüm, ama senden selam geldiği için ürümden erken getiriyorum. Çünkü senin selamın geldiği miçin ben yerlerimde duramıyorum” diyerek bir bakıma hem kendi rahatsızlığını dile getiriyor bir taraftan da krndisine beklediği ilgiyi göstermeyen “DİVDİV”i “keçilerin aç kalmasının sebe sen oldun bu nedenle bu hayvanların vebali de sana aittir” şeklinde üstü kapalı tehdit etmektedir. İkinci dörtlükte ise aşktan daha çok cinsellik öne çıkmaktadır. Bu ise belki yine üstü kapalı bir küfürdür. Divdiv’in kendisine yüz vermeyişine karşı duyulan kinin küfürlü namesidir belki. Üçüncü dörtlükte ise; Belli ki, DİVDİV Kadirli’yi istemiyor. Bu isteksizliğini de hakaretle belli ediyor. Hatta kandisine varmayışının kendince gerekçesini de gösteriyor. Öyle ya, Kadirli’nin kafası kel. Hem de bulaşıcı kellerden. Anlaşılan Divdiv Kadirli’yi kendisinin dengi görmüyor. Bu türküyü söyleyenlerden bir kısmı belki de türkünün hikayesini bilmediği halde sözler arsında geçen samimi ve tanıdık kelimelerden dolayı içten söylüyorlar. Bu emsalsiz nağmeleri söylerken hep bir ağızdan, dökülür ter temiz duygular dillerden nağmelerden…Herkes kendince efkarlanır, ağlanır, ben ise bunların bu içten söyleyişlerine hayran hayran bakar ve dalar giderim bilmediğim dünyanın acı gerçeklerine. Sigara dümanından gözlerin bile görmede zorlandığı bu kirli ortamdaki tertemiz duygular herkesi bir yerlere taşıyor. Masaların altına “zulalanmış” biralardan kimseye çaktırmadan yudumlayan alemcilerin söyleyişleri daha da farklı. İçip coşuyorlar ve coşup içiyorlar. Sigara kokusunun sindiği duvarların nikotin sarısı insanın göz zevkini kör ediyor adeta. Kahvenin önüne diktikleri “İKİ” lakaplı Seyfettin ara sıra içeri dalarak “Jandarma!”diye bir narası patlatıyor herkes telaşlanıyor ve içerde kargaşa doğuruyor. Sonra kandırıldıklarını gören kahve sakinleri bin hakaretle, yaka paça dışarı atıyorlar İki’yi ve yeniden dalıyorlar kendi dünyalarına. Kafayı fazlaca bulanlardan birisi ara sıra muhabbeti bölmek istese de ona kimse itibar etmiyor, içen içmeyen herkes farklı şeyler söyleseler de aynı duyguları yaşıyorlar belli… Hele bazen yanık sesli birinin elini kulağına atıp, gözlerini yumarak söylediği Niksar- Reşadiye yöresine ait “FADİK” türküsü herkesi coşturuyor. Masa üstünde çaylar, masa altında biralar bir birini kovalıyor. Derken beni de bir hüzün sarıveriyor bir anda. Kirli duvara monta edilmiş eski bir radyodan çıkan;
“Yüce dağ başına dumanlar enmiş, Yine mi gurbetten kara haber haber? Seher vakti bu yerlerde kimler ağlamış? Çemenzar üstünde göz yaşları var.”
“Gönlümüz gamlanır böyle günlerde, Önüme çektiler bir siyah perde, Ben senin yüzünden tutuldum derde, Yine mi gurbetten kara haber var?”
Sözlerinin mahzun nameleri beni de, ara sıra uğradığım, coşup çağladığım kimi zaman da ağlamayınca kurtulamadığım dünyaya taşıyor. İşte koptu yine bir fırtına, içimdeki fırtına. Depreşti yaralarım. Ben bu yaralar yüzünden işte böyle kimi zaman saçmalarım. Türküler, ah bu türküler; olunca ağlatan, olmayınca ağlatan bu türküler bazen dindirir bazen da koparır içimizdeki fırtınaları. Olsun bu türküler var olsun onlar yaşasın da biz alışırız onların her türlü belasına. Yaşasın türküler, yaşasın ki bizi de yaşatsın. Etrafıma bakıyorum usulca… Önceden tanıdığım birkaç dostum yüzümde biriken hüznü gönüllerinde hissetmiş olmalılar ki, göllendiriveriyorlar buğulu gözlerini. Yayıldıkları ahşap sandalyeden gerinerek meçhule diktikleri yorgun gözlerini hiç yummadan taşan yaşlarını eski püskü yakalarına yuvarlanışı da ayrı bir türkü konusu. İçide bin bir sırrın gizlendiği göz yaşlarını kirli yakalar emiyor da emiyor. Gönüllerdeki yaranın acılarından olmalı yakaların eskimesi. Gönül ateşleri yıpratmış belki de bu kirli yakaları. Bütün bunlar birikmiş de birikmiş ve türkülerde fırtınalaşmış. Benim içimdeki fırtınalar yakalara yerleşen, orada göllenen birikintinin fırtınası işte. Belki de gönüllerde yanan ateşin küllerinin fırtınası …. |
|
| Son Güncelleme ( Pazartesi, 14 Nisan 2008 ) |
| < İlk |
|---|

