HEPSI |0-9 |A |B |C |D |E |F |G |H |I |J |K |L |M |N |O |P |Q |R |S |T |U |V |W |X |Y |Z

Haber Yazarlar Ömer Celep

Bir Mitingin Ardından Yazdır E-posta
Bu yazıyı gönderen: Ömer CELEP   
Cuma, 28 Aralık 2007

Rating 0.0/5 (0 vote)

BİR MİTİNGİN ARDINDAN

Ömer CELEP

 

            “Teröre lanet” mitinglerinin çığ gibi büyüyüp, seller gibi aktığı 2007 Eylül Ekim aylarında; doğup büyüdüğüm, görev yaptığım küçük bir Anadolu ilçesi olan Taşova’da da yerini almıştı. Mitingin planlanmasından bir gün öncesinden ilçede bir canlılık başlamıştı. Gençler ve yaşları ilerlemiş olsa bile enerjik yapılı duyarlı insanlar ellerinde bayraklarla gün batımı sırasında evlerine veya işyerlerine gider gibi telaşlıydılar. Önceleri yaklaşan Cumhuriyet Bayramının bir heyecanı olarak algılamıştım. Yanımdan geçen iki genci durdurarak sordum;

 -  Delikanlı bu bayraklar neyin nesi?

Heyecanlı genç beni tanıyor olmalı ki;

- Yarın miting var hocam, isterseniz bu bayrağı siz alın, siz de katılın.

Gençlerin bu heyecanı beni oldukça duygulandırdı. Hafif bir duraklayıp, zihnimi geçlerin bulunduğu yaşlara indirdim. Ankara sokaklarında, İstanbul caddelerinde, Tokat, Amasya, Sivas, Konya, Kayseri Erzurum sokaklarında slogan attığım, bazen polisle kavgalı hale geldiğim, esip gürlediğim yılları hatırladım. Bazen kaçtığım bazen kovaladığım o manasız yıllarda şöyle bir gezinti yaptım. Anlamsız kavgaların hesapsız- kitapsız sonuçlarını düşündüm… Buğulanan gözlerime karşın gırtlağımda düğümlenen duyguyu yudumlayıp yürüdüm oradan. Gençlere gıptayla baktım.

Bu gençler kim bilir belki bizim karşımızda yer olan öbür ucun mensuplarıydı. Belki de benim yer aldığım ucun bir üyesiydi ama her ikisi de aynı bayrağın etrafındaydı. Ne yazık ki ben Taşova’da aynı bölge halkının evlatlarından bir gurubunu bayrağın yanında, bir grubunu da karşısında çatışırken görmüş talihsizlerden biriyim.

Evet ben o kuşağı talihsiz görüyorum. Çünkü kavga eden, miting düzenleyen herkes ya da her grup kendisini bu ülkenin gerçek sahibi görüyor ver her grup kendi dışında kalanları ya “vatan haini” ya da devlet düşmanı veya kafir ilan ediyordu.

Bununla da yetinmiyor, kendi fikrinde olmayanları dövmeyi ve hatta öldürmeyi “vatanseverlik” ölçüsü kabul ediyordu. Öldüren “kahraman” ölen ise “şehit” kabul ediliyordu.

Ertesi gün Perşembeydi. Pazar kuruluyordu ilçeye. Bu nedenle beldelerden köylerden gelenlerle zaten dolan ilçe, miting heyecanıyla daha da canlanmıştı. Mehter takımının marşlar eşliğindeki yürüyüşü ayrı bir coşku ve tatlı bir heyecan veriyordu. Öğrencilik yıllarımda

okulumuzda kurulan mehter takımında Mehterbaşı olarak yer almış olmam, mehter takımının gösterileri sırasında beni tir tir titretiyordu. Yanımda bulunanlar benim titrememe bir anlam veremiyor, şaşkın bakışlarla “hasta mısın” demeden sadece izliyorlardı.

Kalabalık her dakika büyüyordu. Gençler öğrenciler, yaşlılar, kadınlar, bedensel ve zihinsel engelliler herkes herkes ellerinde bayraklar ve pankartlarla yürüyor, yürüyordu. Sloganlar atılıyor ama slogan atanların belli ki tecrübeleri yoktu. Yani “kadrolu gösterici”    değildi bunlar. İnanmıştı. Bağırmaları içtendi ve vatan millet bölünmesine karşı içten gelen bir isyandı. “şehitler ölmez, vatan bölünmez” diyorlardı.

            Heyecan yumağının doruklandığı bir anda mitingi düzenleyenlerden, Ömer Alpat ve Birol Almış bana doğru yaklaştılar ve

 -    Hocam bu mitingde sizin de bir konuşma yapmanızı rica ediyoruz mümkün mü?

Ben bir anda kendi kendime; içimi boşaltmak için bundan daha iyi fırsat olamayacağını düşünerek teklifi kabul ettim ve bana bu teklifi getirenlere.

 -   Özel olarak söylenmesini istediğiniz bir konu var mı diye sordum.

 “Hayır” dediler ve hemen sunucuya giderek beni de anons etmesini söylediler. Anons edildim ve kamyonet kasasından hazırlanmış bir kürsüye çıkardılar. Teklifin bana gelmesiyle kürsüye çıkarılmam arasında fazla bir zaman geçmemişti. Oracıkta bir şeyler tasarladım ve kürsüye çıktım. Çevrede beni hep güzel şiir okumam yönümle tanırlar. Kalabalık yine böyle beklenti içindeydi. Mikrofonu elime aldığımda, benden önce konuşan hatip konuşmasını biraz uzatmış ve halka biraz bıkkınlık gelmiş hatta küçük çapta da olsa “homurdanmalar” başlamıştı. Ancak o konuşmacıdan sonra kürsüye getirilen sekiz yaşlarında bir kız çocuğunun İstiklal Marşımızı şiir tarzında okuması milletin sönmeye yüz tutmuş heyecanını az da olsa yeşertmişti.

            Halkın beklentisi aksine ben şiir okumak yerine heyecan veren kısa bir konuşma yapmayı ve küçük bir şiir bölümüyle bitirmeyi planladım.

            Evet öyle yaptım. Çünkü çok iyi biliyorum bu tür mitinglerde uzun konuşmalar halkı hem bıktırır ve hem de heyecanı söndürür.

Üç dört dakikalık konuşmanın sonunda Üstat Necip Fazıl’ın “Zindandan Mehmet’e Mektup” şiirinin son bölümü olan;

            Mehmet’im sevinin başlar yüksekte,

            Ölsek de sevinin eve dönsek de,

            Sanma bu tekerlek kalır tümsekte,

                 

                        Yarın elbet bizim elbet bizimdir,

                        Gün doğmuş gün batmış ebed bizimdir.

            Dizesiyle bitirdim.

            Olumlu yönde çok tepkiler aldım. O kısa konuşma sırasında ağlayan kürsüden indiğimde boynuma sarılıp ağlayanlar beni de duygulandırıyordu.

            Bu miting günlerce konuşuldu. Çok sayıda telefon ve kutlama e-mail ileri aldım.

            En anlamlısı ise Eski öğrencilerimden Yalçın Özcan’dan aldığım e-mail di.

            Kimdir bu Yalçın Özcan?

            Yalçın Taşova Lisesinden mezun ettiğimiz bir öğretmen meslektaşımız. Branşı Fransızca. Şu anda geçici görevle Fransa’da bulunuyor. Yalçın öğrenciliğinden sonra da diyalogumuzun devam ettiği ender öğrencilerimizden biri. Onunla diyalogumuz, belki, gerek öğrencilik ve gerekse öğretmenliği yıllarını hep Taşova’da geçiriyor olmasından kaynaklanıyordu. Ama sebep ve şartlar ne olursa olsun ben onu hem öğrencilik ve hem de öğretmenlik yıllarında da sevdim. Çok konuşan ama bizim “geveze” diye tabir ettiğimiz cinsten değil, ya öğrenmek ya da öğretmek kaynaklı konuşan ve oldukça da sevecenlik göstergesi ağır basan bir çocuktur Yalçın. O’nun en sevdiğim yanlarından biri de öğretmenlik mesleğini çok seviyor olması ve sevdiği bu mesleğini yaşıyor ve yaşatıyor olmasıdır. Okuyan, okuduğunu paylaşmayı seven, her türlü kibirden uzak sade giyinen ama radikal fikirleri seven, ve bu farklılığından bıkmayan sağlıklı bir öğretmendir Yalçın. Aile sorumluluğunun bilincinde biraz sıra dışı bir insandır bizim Yalçın. Espriyi seven, yapılan esprilere katlanan bir çocuktur bizim Yalçın. Zaman zaman farklı radikal fikir mensupları ile diyalog içine girmiş olmasına rağmen sonraları, bu fikirler içinde kendisini bulmasını bilmiş olması da benim için ayrı bir sevinç kaynağı olmuş, bu “kendini buluş”u zaten taşıdığım gözümde O’nu daha da değerli kılmıştır.

            Kısaca severim Yalçın’ı.

            Benim konuşmamı internet ortamında dinlemiş olmalı ki, bir email’le beni hem kutluyor ve hem de orada bir bölümünü okuduğum şiiri (yorumlamam anlamında belki) paylaşmamı istiyordu.

            Bilenler bilir. Üstadın şiirlerini yorumlamak herkesin ve her babayiğidin işi değildir. Onları yorumlamak engin bir bilgi, dipsiz bir zeka ve çok geniş bir zamanın yanında bir o kadar önem arz eden dinleyici ya da okuyucu da bulmak gerek. Aksi takdirde, onun şiirleri hakkında yapılacak yorumlar çok yavan ve kelimenin tam anlamıyla sırıtık ve sathi kalır.

            Ancak şunu söylemem gerekir ki,  Üstat bu şiiri fikir suçlusu olarak cezaevine düştüğü yıllarda cezaevinden oğlu Mehmet’e yazmış olmalı. Şiirin esin kaynağı zannederim ilk kelimedir. “ZİNDAN”!!!!

            Üstat görülen değil adeta icat edilen bir düşünceden dolayı hapsedilmiştir. Sanal senaryoların, düzmece düşüncelerin tezgahlarının harekete geçmesi sonucu hapsedilmiştir. Ya da buna inanmıştır. İnancını yaşamak, yaşadığı ülkede inancını yaşamak isteyenlerin de var olduğunu ve insan olarak bunların da bir takım hakları olduğunu ifade etmesinden dolayı hapsedilmiştir. Kısaca O, bir fikri yaşatmak ve onu yayma arzusundan dolayı hapsedilmiş ve zindana atılmıştır. Ama taşıdığı fikri yayma sırasında herhangi bir fiili eylemde bulunmamıştır.

            Her vesile ile bu ülkenin ve bu milletin gerçek savunucusu olduğunu her fırsat ve şartlarda savunan misyon sahibi bir insan, “eften- püften” sebeplerle mahkum edilmesini hazmedememiş, bunu kendine yedirememiş olmalı ki, atıldığı cezaevinde konulduğu zindan odasından, oğlu Mehmet’e yazmış bu şiiri.

            Haksız bir yere cezaevine düşmüşlüğü yetmiyormuş gibi bir de babasının; “baba katilleriyle aynı saf”a konulması kendisi için dayanılmaz bir işkence olmalı ki böyle bir şiir yazma gereği duymuştur. Bir şairin eser üretmesi elbetteki etrafında gelişen olayların veya, cereyan eden güzel ya da güzelliklerden etkilenmesine bağlıdır. Üstat da kendisine yapılan bu haksız uygulamadan çok etkilenmiş olmalı.

            Şiirin ilk bölümü;

            “Zindan iki hece Mehmet’im lafta,

            Baba katiliyle baban bir safta.

            Bir de “geri adam” boynumda yafta.

 

                        Halim düşünüp yanma Mehmet’im

                        “Kavuşmak” mı? Belki… daha ölmedim..”

 

            Haksız yere hapse atılmak bir yana, üstüne üslük bir de zindana atılmak var… Bu azap da  yemiyor muş gibi boynuma  bir de “geri adam” yaftası asılmış. Hangisine yansın? Bir fikrin sahibi olmanın dışında hiç kimseye, hiçbir şeye fiili hiçbir etki yapmamış olduğu halde hem de duruşmalı hiçbir mahkemeye tabi tutulmadan   hapse atılma zulmüne mi, hak etmediği “geri adam” yaftasının asılmasına mı yansın?

            Yoksa babasının haksız mahkumiyetini ve bu haksız mahkumiyetin sonunda haksız ve acımasız bir işleme tabi tutulmasını hayal eden bir evladın çektiği azaba mı yansın?

            Her şeye rağmen şair kendi acılarına evladının yanmamasını dilemektedir. Kendi yaşadığı azaba belki evladının görmemesi karşılığında katlanmayı göze almaya  razı gibi bir tavır içine girdiği anlaşılıyor.

            Şairi üzen birden çok şeyin olduğu belli. Haksız yere hapsedilmişliğin yanında bir de boynuna asılan “geri adam” yaftası ve “baba katilleriyle” kendisinin aynı işleme tabi tutulduğundan duyduğu azaptan şikayetçidir.

            İslam kurallarına göre; üç insanın cenaze namazı kılınmaz. Allah’a küfredenlerin, mürtetlerin (İslam dinini terk edenlerin) bir de baba katillerinin.

            İslam dininin dünyada verdiği en ağır ceza, kendi mensubunun cenaze namazının kılınmaması cezasıdır. Üstadı derin bir şikayet tarafına iten en önemli şey, haksız yere mahkumiyetinden çok kendisinin “baba katilleri” safına konulmasındandır.

            Kendisinde ve oğlunda, bir kavuşma umutsuzluğu içinde dahi bir umudun varlığı ile avunmak istediği anlaşılıyor. Araya yerleştirdiği “belki” kelimesi, az da olsa kavuşma umudunun hala varlığı fikrine götürüyor bizi. Bu umudun da ölünceye kadar yaşayacağını düşündürüyor.  Bizi şairdeki “ölmediğime göre oğlumla, kavuşmak umudum yaşamaktadır” kavuşmak sevincinin yaşadığı duygusu içinde olduğu fikrine götürmektedir.

            Şairin “geri adam yaftasına” maruz kalmasının sebebi nedir, “geri adam” kimdir? Bunun cevabını bulmak çok zordur. Bu soruyu örneğin sosyal demokrat fikri benimseyen birine sorsanız alacağınız cevap bellidir ve o cevap kesinlikle:

            “Cumhuriyet düzenini yıkmak ve yerine şeriat düzeni kurmaya çalışan insanlara verilen addır.”

            Dindar ya da dini inançlarına karşı duyarlı bir vatandaşa sorsanız alacağınız cevap:

            “Bu gün din konusunda duyarlı vatandaşlar için kullanılan bir kelimedir”

            Bu iki anlayışın ortasını nasıl bulacağız?

            Üstat bir şiirinde buna kendisi cevap veriyor.

            “Dinime küfredenler mürteci diyor bana,

            Yükseldik sanıyorlar alçaldıkça tabana.”

            Kendisine yapılan bu “geri adam” yakıştırmasını yapanlar için “ALÇAK” ifadesini kullanıyor.

            Üstadın fikri yapısını benimseyenlerin “geri adam” yakıştırması yapanların kendilerini “gelişmişlik” gurubunda görmesinin temelinde, Türkiye’de var olan fikri çatışmanın bir yansıması olduğu hiç şüphesiz ki yadsınamaz.

            Bu fikri çatışmanın karşı tarafında yer alan grup, Üstadı, “gerici” grubun başı ve o grubun önderi kabul eder. Bu durum Onun defalarca hapse girmesine sebep olmuştur.

            Esasında ben Üstadın Cumhuriyete karşı birisi olduğunu da düşünmüyorum. Türkiye’de, milletin büyük çoğunluğu milli ve manevi değerlerine bağlıdır. Milli ve manevi değerlerine bağlılıkta fazla töleranslı insanlar kendilerini Cumhuriyetçi gösterdikleri için Üstadı karşılarında görmelerinden dolayı O’nu Cumhuriyet düşmanı olarak lanse etmişlerdir. O da, bu güruhun, kendisini karşılarına alması karşılığında adeta “inadına” karşıda yer almıştır.

            O, eğer şöyle bir ikileme zorlansa;

            Sarı selim gibi bir padişah mı, yoksa Atatürk gibi bir aksiyon adamı mı?

            Ben inanıyorum ki Üstat, “aksiyon adam”lığını tercih ederdi.

            Bu da gösteriyor ki O’nun karşı duruşu,  ya da karşıda gösterilmesi veya karşıya konulması  Cumhuriyete karşı oluşundan değil; Cumhuriyetin, ithal fikirli insanların elinde kalmışlığınadır.  

            Boynuna asılmış gibi bir “geri adam” damgasının bir yafta olduğunu ifade ediyor. Yafta kelimesi daha çok asılsız isnatlar için kullanılır. Yapılan yakıştırma için yafta kelimesini kullanması, kabullenmediği anlamına gelmektedir.

            “ZİNDAN” kelimesi fanatik olarak da insanda negatif psiko çağrıştırmaktadır. “Zin ve dan” heceleri tek başlarına söylendiği zaman bu negatif psiko hemen fark edilmektedir. Haksız yere ve suçsuz mahkumiyet nedeniyle psikolojisi zaten negatif olan bir insanın bu kelimeyle birlikte daha da bozulacağı da ortadadır. Öte yandan “zindan” kelimesi insan üzerinde anlam olarak da olumsuz etki bırakmaktadır.

            Bölümde, özerinde durulması gereken kelimelerden biri de “YANMAK” kelimesidir. Bu kelime dize içinde “ACIMAK” anlamında kullanılmıştır. Bir babanın evladına acıması; düşünülemez. Baba evladına acımaz, ona kendini feda eder. Evladın acziyeti karşısında babanın ona duyduğu acıma değildir. Kendini fedadır. Ama evladın babaya duygusu “acımaktır.” Çünkü evladın kötü gününde baba karşıda değildir, içindedir. Çaresiz değildir, evlada feda edecek “canı” vardır. Evladın ise babaya, içine düştüğü badireler karşılığında sadece acımak duygusu vardır. Baba evladının, kendisine canını feda etmesine tahammül edemez bunu asla istemez. Kendisinin can feda etmesiyle evladı nın acımasını adeta eş tutar ve bu nedenle evladının “yanma”masını temenni eder.   

            Bütün bu olumsuzluklar alt alta sıralandığında bulunduğu mekandan etkilenmemesi mümkün gözükmemektedir. Böyle bir mekandan kim olsa etkilenir ama bu etkiyi herkes Necip Fazıl gibi teknik ve içerik yönden bu kadar güzel ifade edemez.

            Şiirin ilerleyen dizelerinde cezaevinin iç yapısı ve bu yapının insan üzerindeki etkileri enfes ayrıntılar ince ve derin anlamlarla doldurularak işlenmiştir.

            Ancak, ben sadece sevgili Yalçın’ın benden istediği bölümün izahını yapmaya çalışacağım.

            Şirin başını Mehmet’e hitaben yapan Üstad sonundaki hitabı da Mehmet’le bitirmiştir. Esasında Mehmet Üstadın oğlu olmanın yanında, fikri yapısında olan gençliği ifade eden bir semboldür.  O’nun kafasında hep “BÜYÜK DOĞU” vardır. Büyük Doğu ise idealde var olan bir coğrafya olmakla birlikte aynı zamanda bir ideolojidir. Türkiye’deki yasaların izni olmadığı için adını açıkça söyleyemediği bir ideolojiye o “         BÜYÜK DOĞU” adını vermiştir. Bu ideolojiyi gerçekleştirecek olan gençliğe O, Mehmet ismini vermiştir. Mehmet bu açıdan da farklı bir önem arz etmektedir.

            “Mehmet’im sevinin” diye çoğul kullanması bizim yukarıda söylediğimiz bir gençliği sembolize ettiği fikrimizi doğrular niteliktedir. “Ölsek de sevinin eve dönsek de” Derken bu ideolojinin geçekleşmesi için belki zindana atılan ilk ve son kişi ben olmayacağım. Ölen de ben olmayacağım. Bu hedefe ulaşıncaya kadar mücadeleye devam edileceği vurgulanıyor. Hedefe ulaşabilmek için bedelin ne olacağı önemli değil, önemli olan hedefe ulaşmaktır. İnsan için en değerli olan candır. Bunu fedaya bile hazırdır şair. Bunu da ölüm olarak kabul etmez. Şair ölümü ayrı bir güzellik kabul eder ve;

            “Hiç güzel olmasaydı ölür müydü peygamber” diyerek  ideolojisinin bedelinin bir bakıma “ölüm” olamayacağını vurgular. Göze aldığı ölüm ögesini kendisi için değil başkaları için önem arz eden bir unsur olduğunu düşündüğünü anlıyorum.

            “Başlar yüksekte” ifadesi ise zindanda kendisine yapılan bütün olumsuz muamelelere rağmen başının dik olduğu tespitini ifade içindir. Boyun eğmediğini ve eğmeyeceğini ifade ediyor. Baş kelimesinin çoğul kullanılması, boyun eğmezlik sadece kendisinde değil bütün dava arkadaşlarında da bulunan bir özellik olduğunu vurgu içindir. Bu tespitiyle de gönlü rahattır. Ölmek ya da eve dönmek bu bakımdan çok ta önemli değildir.  

            Dizede, üzerinde durulması gereken kelimelerden biri de “SEVİNİN” kelimesidir. Şair kendisine, hak etmediği halde birçok haksızlıklar edildiğini düşünmektedir. Yapılan bunca haksızlık ve adaletsizlik karşısında dahi boyun eğmediğini, başlarının hep ve daima yükseklerde olduğunu, yükseklerde olacağını ve bu durumun da sevinilmesi gereken bir durum olduğunu ifade ederek bu manzara karşısında mutlaka sevinilmesi gerektiğini önemle ve şiddetle vurguluyor.

            Şairin bu ruhaniyeti; kendisine ve Mehmet’in şahsın da, ideolojisini benimsemiş bütün gençliğe, azimli olmaları konusunda bir mesajdır.

            Bu ideal için mücadelenin her iki ucunun da “kutlu” olduğunu vurguluyor. İçinde bulunduğu mekan ve zamanın geçici olduğunu düşünüyor. Bunu da tekerleğin tümsekte durmayacağını mutlaka istenilen veya istenilmeyen bir tarafa ineceği düşüncesiyle delillendiriyor. Tekerleğin tümsekte durma süresi ne kadarsa içinde bulunduğumuz durumun süresi de o kadardır. Bu yaklaşım bir bakıma fikirdaşlarını ya da gençliğin azmini kırmaması için bir telkin ve teşvik niteliğindedir.   

            Tümsekteki tekerleğin kendi istediği yönde ilerleyeceğine de kesin bir imanla inandığını düşünüyoruz. Yarınların mutlaka kendilerinin olacağına inanıyor.

            “Yarın elbet elbet bizimdir” derken “elbet” kelimesini iki kez kullanması te’kit (kuvvetlendirme) içermektedir. Kesinlik anlamı içeren bir kelimenin iki kez kullanılması, akla gelebilecek bütün şüphelerin, kaygıların düşünülmesine engeldir. Zaten böyle bir misyon üslenmiş kişilerin yarını hakkında endişe taşıyor olması olası değildir. Kaldı ki, böyle bir ihtimali N. Fazıl için hiç düşünemeyiz. Ölümü farklı bir güzellik olarak algılayan bu kişiye yarından endişe duyması yakışamaz.

            Şiirdeki son dize de çok manidardır.

            “Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.”

            Günün doğması ve batması bir günlük bir hadisedir. Ama burada “gün doğup gün batımı” sonsuzluk anlamı içermektedir. Sonsuzluk aslında ileriye dönük bir anlam olarak kullanılır. Yani gelecek zaman sonsuzdur. Sonsuzluk kelimesi, geçmiş için pek kullanılmaz ama bu dizede sonsuzluk hem geçmiş, hem de gelecek için kullanılmıştır.

            O, idealinin başlangıcını da sonsuz kabul eder. Esasında onun ideolojisinin büyüklüğü, sadece manasıyla değil aynı zamanda derinliğinden de kaynaklanmaktadır. Bu derinlik; hem geri sonsuzluk ve hem de ileri sonsuzluktadır. Farklı bir ifadeyle; Necip Fazıl ideolojisini zaman ve mekan mefhumlarıyla sınırlandırmak cüceliği içine girmez. Kıyamaz, koyamaz zaman ve mekana.

            “Ebed” kelimesini bu nedenle kullanmıştır. Ebed kelimesinin ve içeriğinin kutsiyeti N.Fazıl’ın ideolojisini içine aldığı için kutsaldır. İçinde Necip’in ideolojisi bulunmayan hiçbir zaman ve hiçbir mekanın değeri yoktur. O zaman ve mekan bir kıymet ifade etmez. İçinde kılıç bulunmayan kılıfın kıymet hükmü olmadığı gibi.

            Ebed fikri bu gerekçe ve bu değerde kutsiyet içerdiğine göre N. Fazıl bunu kimseyle de paylaşmayı hem düşünmez ve hem kıyamaz. Aslında onun ideolojisi bunu hak etmiştir de, öyle düşünür.

            Parçasını tek başına değerlendirmek aslında yorumu zorlaştırır. Biz şiirin bu bölümünü bütünü içinde değerlendirseydik işimiz daha da kolay olurdu. Şirin bütününde görevlilerin mahkumlara bakış açıları, mahpushanenin mahkumlar için ne mana taşıdığı ve ceza evinin, haksız yere mahkum edilenler için aslında ceza çekme yerinden daha çok “Medrese-i Yusufiye” olduğunu düşündürüyor.

            Bunları farklı uslüp ve derin imgelerle ifade ediyor.

            Şiirin tamamını yorumlamanın nasip olması dileğiyle.                 

Son Güncelleme ( Pazartesi, 14 Nisan 2008 )
 
< İlk   Son >